Kayıtlar

Öne Çıkan

Kıymet, Hakikat ve Sadakat Üzerine Tefekkür I; "Kurdu Çakala Boğdurmak"

Resim
Bilinir ki cevher, yere düşmekle kıymetten sakıt olmaz; zâtı itibariyle değerinden hiçbir şey kaybetmez. Ne var ki insanlar meselenin çoğu zaman yalnızca ontolojik boyutuna odaklanır. “Kişi değerliyse düşse de kalkar” denir. Oysa burada gözden kaçırılan esas nokta, kıymetin yalnızca sabit bir vasıf değil, aynı zamanda teklifî bir sorumluluk doğurduğudur. Zira hakikatin bilinmesi yetmez; ona karşı ahlâkî bir tavır alınması gerekir. Evet, insan hata eder; bu, beşeriyetin tabiî neticesidir. Ancak kelâm geleneğinde hata ile hüccetin terk edilmesi birbirinden ayrılır. Birincisi mazeret kapsamına girebilirken, ikincisi doğrudan sorumluluğu ağırlaştırır. Mesele yalnızca düşmek değil, düşenin kıymetinin bilinip bilinmemesidir. İçimizden bizi hakka davet eden bir topluluğun bulunması, sıradan bir sosyal olgu değil; ilâhî ikazın ve hüccetullahın ikamesinin  tezahürüdür. Emr bi’l-ma‘rûf ve nehy ani’l-münker vazifesiyle ortaya çıkan bu insanlar, sadece nasihat eden bireyler değil; toplums...

Kayıp!

Resim
  "Kaybetmek" bir farkındalık meselesi aslen. Bir şeyin yokluğunun -duruma göre görünmemesinin de denebilir-   ayırdına varmaktır. Şunu kastediyorum; insan eğer kaybettiğini fark etmişse, kaybetmiştir. Şayet böyle bir farkındalık yaşamıyorsa kaybetmiş diyemeyiz. Çünkü bu durum kaybetmek ifadesi ile doldurulamayacak kadar derin bir "boşluktur". Cehalet kelimesi bu vakıa için örnek olarak verilebilir. Nitekim cehalet yeri ve zamanı geldiğinde bilgi ile eyleyememektir aslında. Bu yüzdendir ki o toplumun belki de en bilgini olan Amr b. Hişâm, işbu vaziyeti ile sonradan Ebû Cehil künyesini almıştır. Bilgisiz olduğu için değil, yanlış şeyleri ilmiklediği için. Zira insan ne'ler ile diğer ne-olanlar arasında kurduğu o örgülerle yani "ilmiklerle" bilgisini kurar. Nihayetinde dillerin en güzeli Türkçemiz de bilgi kelimesi "il-" kökü ile kayıtlıdır.   Yani örmek, ilmek ilmek işlemekle anlatılmaktadır. İnsan ne(i)s(e)nelerden dolayımla bir zih...

Okuma; Prof. Dr. Süleyman Akkuş Makaleleri III

Resim
       Süleyman Akkuş tarafından “İslâm Kelamında İman Kavramı” başlığı ile 2005 yılında Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisinin 11. sayınında yayınlanan makalenin tanıtım ve değerlendirmesini yapacağız.      Bu makale, Montgomery Watt’ın 1967 tarihli “The Conception of Iman in Islamic Theology” makalesinin Süleyman Akkuş tarafından tercüme edilerek yayınlanmıştır. Makale de İslâm düşünce tarihinde iman kavramı ve bu kavram etrafında oluşan itikadi, siyasi ve sosyal toplumsal yapıları incelenmiştir. Bu çerçeve de “Bir insanın inancı artıp azalabilir mi? Ya da büyük bir günah işleyen kişi, inananlar topluluğunun bir parçası olmaya devam eder mi?” gibi sorular sorulmuş; modern çağın icadı olmayan bu sorulara iman kavramının yalnızca şahsi ve içsel bir inanç olmayıp aynı zamanda bir toplum üyesi olma da geçer akçe olarak görüldüğü minvalinde cevaplar verilmiştir. Bu doğrultu da iman, bir toplumun sınırlarını belirleyen anahtar hüviyetinde itt...

İstikamet; Yol ve Yolcu Dikotomisinde İnsanın Konumlanışı

Resim
       Nurettin beyin bir eserini okuyorum. Kanaatimce en kıymetli kitabı olarak ittihaz ettiğim, her cümlesi belki ders edilse ancak anlaşılabilecek bir eser olan Yarınki Türkiye, bu topraklara mensubiyeti olan ve bu mensubiyeti gereği mesuliyetinin idrakine varan Türk genci için yol gösterici bir kitaptır. Bu yazım ne eser hakkında genel bilgiler veren tanıtıcı bir metin olacak ne de herhangi bi değerlendirme yazısı hüviyetinde kaleme alınacaktır. Bilakis kaleme almak istediğim şey en son okuduğum sayfa da geçen son cümle üzerinden -özellikle üzerinden ifadesini kullanıyorum zira anlatmak istediğim bu cümle hakkında olmayıp yalnızca akisleridir- aklımda oluşan örüntüyü aktarmaktır. Cümle şöyle ki; “O zaman Yavuz Selim unutulmuş, Sezar tebcil edilmiştir.”      Yıkılan ruh başlığını verdiği yazısının son cümlesi olarak serdettiği bu tümce başlı başına bir deklarasyondur desek sanıyorum hata etmiş olmayız. Toplumumuzu kendi değerlerine karşı kayıtsızl...

Okuma; Prof. Dr. Süleyman Akkuş Makaleleri II

Resim
     Süleyman Akkuş tarafında Norman Calder’a ait “Berahime: Literal Yapı ve Tarihsel Gerçeklik,” başlığı ile 2003 yılında Marife: Dini Araştırmalar Dergisinin üçüncü cildinin ilk sayınında tercüme edilerek yayınlanan makalenin tanıtım ve değerlendirmesini yapacağız.      Norman Calder’ın “Berâhime: Literal Yapı ve Tarihsel Gerçeklik” başlıklı makalesi, İslam kelâmı ve heresiyografik (Mezhep-bilim) literatürde sıklıkla karşılaşılan “Berâhime” teriminin kökeni, anlamı ve tarihsel gerçekliği üzerine eleştirel bir inceleme sunar. Makale, Batılı ve Müslüman akademisyenlerin Berâhime’yi ya Hint Brahmanlarıyla özdeşleştirme ya da onları tamamen yerel bir İslami/Yahudi-Hristiyan mezhep olarak görme eğilimlerini sorgular. Calder, bu ikili yaklaşımın altında yatan metodolojik problemleri ortaya koyar ve tarihsel metinlerin nasıl “kurgusal” veya “romanvari” bir nitelik kazanabildiğine dikkat çeker.      Calder, makalesine John Wansbrough’un tar...

Okuma; Prof. Dr. Süleyman Akkuş Makaleleri Okumaları I

Resim
       Süleyman Akkuş tarafında “Abdülkerîm b. Hevâzin el-Kuşeyrî’nin Bir Risalesi” başlığı ile 2000 yılında Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisinin 2. sayınında yayınlanan makalenin tanıtım ve değerlendirmesini yapacağız.      Bu makale, meşhur sufi, Eşʻarî kelamcısı ve savunucularından olan Abdülkerîm b. Hevâzin el-Kuşeyrî’nin 446/1055 yılında kaleme aldığı “Şikâyetü Ehli’s-Sünne bi Hikâyeti mâ Nelehum min Ehli’l-Mihne” başlıklı eserini konu almaktadır. Bahse konu risale Ehl-i Sünnet kelâmcılarının başta Selçuklu veziri Amidü’l-Mülk el-Kündürî tarafından hedef alındığı bir dönemde özellikle Eş‘arîyye mezhebinin bid‘at ve dalâletle suçlanmasına karşı bir müdafaa ve kelâm ilminin meşruiyetini savunmak amacıyla kaleme alınmış bir metin hüviyeti taşımaktadır.      Kuşeyrî'nin bu risalesi, Eş‘arîler hakkında başlatılan itibar zedeleyici muhtemel siyasi kampanyaya karşı bir cevap niteliğini haizdir. Selçuklu veziri Amidü’l...

Olmak ve Kalmak Bağlamında İnsanın Kendilik Sorgusu; Muhakeme

Resim
       İnsan- olmak ve insan- kalmak o denli büyük bir vazifedir ki acaba kaç kişi bu güç görevi yerine getirebiliyor? Cahil ve zalim olarak emaneti yüklenmiş beşer acaba olmak ve kalmak arasında insanlık serüveni üzerine hiç düşünmez mi? Hiç muhakeme etmez mi? İnsan- olmanın kaydı neyi doğuracaktır ki o şeyle taltif ya da tecziye ile muhatap olacak, insan- kalmanın nasıl bir önemi var ki ona binaen esfel ve eşref arasında bir mertebeye konu kılınacaktır? İnsan nasıl bir duyuş ve idrak ile olmak ve kalmak fıkhına erebilecektir? Ezcümle insan- olmak ve insan- kalmak hangi eylem ile “ölçüde” tutulacaktır? İşte önceki yazılarımızda Vicdan ve Tevbe üzerinden sürdürdüğümüz insanın anlam sorgusuna bu defa, insanın bizatihi, “çekileceği hesabı” üzerinden bir kovuşturmayla devam edeceğiz. İnsanı, yaptıkları ile eninde sonunda -o unuttuğu- hesaba çekileceği mahkemeye taşımak istiyoruz. Bu vesile ile kadim bir anlatı üzerinden insanı konumlandırıp ardından konuya mutabık ...

Hidayet; -Sahâbîden örnekle bir kavram okuması

Resim
       Günümüzün tüm iğfal ve zehabı arasında doğru, iyi ve güzeli bulmamız biraz daha zorlaşmış durumda. Eskilerin/Kudemanın, bulmanın/ulaşmanın mümkün olmadığı ve azlığından dert yakındıkları hususlar bizler için artık hem an mesabesinde hem de yeterince bol bir konumdadır. Vakıa böyle olunca insan başta ister nicel ister nitel hemen olumlu düşünüyor; bilgi ve dolayısıyla ilginin müspet manada arttığını düşünüyor. Lakin gerçek neredeyse bunun tam tersi. Doğru, iyi ve güzele erişmek artık samanlıkta iğne aramak gibi. Eskilerin ulaşım ve azlığından şikayetçi oldukları şeyler şu an kaybolmuş durumda. Elbette bilgi ve edinilmesi bambaşka bir yazının konusu fakat burada biz hafızamıza değil idrakimize konu olması adına bir olayı başka bir kavram üzerinden hatırlatmak istiyoruz. Zaman-mekân olarak asr-ı saadetin ilk yıllarında Mekke’yi, kavram olarak ise “hidayet” üzerinde duracağız. Hz. Fâtıma Ebû Cehil ile Ebû Süfyân ve Andelib-i zi-şan Efendimiz Hz. Muhammed’in (s) y...

Müslim, Mümin ve Muhsin üzerine tefekkür I; İnsanın anlamına dair bir mülâhaza

Resim
     Bugün Gazze hakkında son haberleri incelemek gibi bir gaflette (!) bulundum. Özellikle Müslümanların yorumlarını gördüm. Okudum. En son yorumlar istenilen tepkiyi alamamış olsa gerek Gazzeli birkaç yüz kişinin ifadesi de sosyal medya denen o sanal havuzda dolanmaya başlamış. Bahusus o ifadelerde Müslüman adı altında kim varsa hepsine vebal yüklenmiş. Elhak öyle de zaten. Buna diyecek tek bir kelamım yok. Ki hatta bizatihi sorumlu -muhafazakâr tayfaya da hitap etmesi için kullanmış olayım "mesul"- olarak yegâne bu taife görülmelidir. Benim diyeceklerim farklı mı derseniz aslında hayır. Şöyle bir sözü vardır merhum Milli eğitim bakanlarımızdan Hasan Âli Yücel'in "Yeni bir söz söyledim" diyen, sözlerin en eskisini tekrarlamış olur. Fakat, ne yazık ki hakikatleri tekrara, hafızamızdan çok idrakimiz muhtaçtır. İnanın durumumuz bundan ibaret. Hakikatleri dile getirmeye hafızamızın değil bizzat idrakimizin ihtiyacı var. Dedemin bir sözü vardı. Özellikle terk-i sal...

Ebü’l-Hasan el-Eşʻarî de Rü’yetullah

Resim
  Öz İslam kelâmının üç sacayağından biri olan semʻiyyât başlığı ve onun altında yer alan âhiret bahislerinin en önemli tartışma konularından birisi Allah’ın görülmesi konusudur. İslam düşünce geleneğinde kendisine tevdi edilen şekliyle “Rü’yetullah” adını alan mefhum mütekellimler tarafından mevzuuyla ilgili âyet ve hadisleri kendi mezhep ve anlayışları doğrultusunda yorumlamışlardır. Konu salt Allah’ın görülmesi mevzusu olmayıp arka plan da Müşebbihe ve Mücessime gibi bazı mezhep görüşlerinin cerh edilmesi ve Allah’ın sıfatlarının tespit ve tahlil edilmesi vardır. Bunun neticesinde kimi fırkalar rü’yetullah’ı mümkün görmüşken kimisi de ona imkânsızdır demiştir. Bu yorumlar genel çerçevede dünyada, rüyada ve âhirette yani görülme hâdisesinin nerede yaşanıp yaşanmayacağı ve bu durumun keyfiyeti üzerinden tartışılmıştır. İşte bizlerde makalemiz boyuncaişbu konuyu Ehl-i Sünnetten Eşʻarîyye mezhebinin kurucu âlimi olan İmam Ebü’l-Hasan El-Eşʻarî’nin günümüze ulaşan ve mezhebin temel...