“Yaşam ve Anlam: Müteâl Perspektifinde Bir Okuma”
“Yaşanan an’dır.” ifadesiyle başlıyor
bir eserinde Duralı. Hayat ve yaşam üzerine birtakım görüşlerini serdediyor.
İlk okuduğumda beğenmiş ve üzerine uzunca bir yazı yazmıştım. Şimdi ise başka
bir duygu yüküyle benzer ifadeleri anımsıyorum. Bu kez, yalnızca bir düşünürün
sözü olarak değil; daha derin bir idrak arayışıyla birlikte…
Ve tekrar yaşamı; zaman, zemin ve hareket perspektifinden okumaya çabalıyorum.
Yaşam;
“an”
denilen ve idraki son derece müşkül olan en küçük zaman biriminden ibaret
olmadığı gibi, üzerinde ikamet ettiğimiz mekânsal koordinatlarla da mahdut
değildir. Bu iki mefhumla birlikte okunan hareket dahi, yaşamın hakikatini
bütünüyle kuşatmaya kâfi görünmemektedir. Zira yaşam, bunlarla irtibatlı
olmakla birlikte, bunlara indirgenemeyen bir gerçekliktir.
Peki,
o zaman, onu nasıl idrak edeceğiz?
İşin
zor ama en kıymetli yanı da burada gizli. Çünkü adına ister “yaşam”
ister “hayat” diyelim, onu anlamlandırmak için aşkın bir izaha
ihtiyaç vardır. Kelâmî bir ifadeyle söyleyecek olursak, insanın varoluşu ancak “teklif”
çerçevesinde anlam kazanır. Zira teklif, insana yöneltilmiş bir hitap;
mükellefiyet ise bu hitabın insanda karşılık bulmuş hâlidir.
Mâtürîdî
düşünce açısından bakıldığında ise bu hitap, bütünüyle keyfî yahut insanın
kudretini aşan bir yükleme olarak tasavvur edilmez. Bilakis insan, akıl ve
kudret sahibi bir varlık olarak teklifin muhatabıdır. Bu sebeple teklif,
insanın taşıyabileceği bir sorumluluk alanına işaret eder. Aklın, iyiyi ve
kötüyü temyiz edebilme istidadı; insanın mükellef oluşunun zeminini teşkil
eder.
Bu
durumda yaşam, yalnızca yaşanan bir süreç değil; aynı zamanda bilinçli bir
karşılık alanıdır. İnsanın “mükellef” oluşu, onun varlık sahnesindeki yerini
tayin eden asli unsurlardan biridir. Bu yönüyle yaşam, kendisini aşan ve müteal
olana yönelmiş bir teklifin idrak sahası hâline gelir.
Sonuç
olarak yaşam; “nereden?”, “nerede?” ve “nereye?” sorularının ve
bu sorulara verilen cevapların bir tezahürü ile anlaşılır. Ancak bu sorular,
yalnızca ontolojik bir merakın değil, aynı zamanda ahlâkî ve dinî bir
sorumluluğun da ifadesidir. Kişi, mebdeini, hâlini ve meadını bilmekle ömrünü
idrak edebilir; mükellefiyetinin farkına varabilir.
Belki
de bu idrak, onu kalıcı olana yönelen bir amel ortaya koymaya sevk eder. İşte o
zaman yaşam, sıradan bir akış olmaktan çıkar; anlamlı bir teklif ve bilinçli
bir karşılık hâline gelir.
Netice
itibarıyla işte o zaman, sahici bir yaşamdan ve anlamlı an(lar)dan
bahsedilebilir.
“Hakîkat cümle âlem bir nefesdir.”
Sun‘ullâh-ı Gaybî
.png)
Yorumlar
Yorum Gönder