Bilgi-Amel İlişkisinde Sorumluluk!
“Bildiği hâlde yapmamak” meselesi, ahlâkî bir zaafın ötesinde, kelâmî açıdan ontolojik ve normatif bir kırılmaya işaret eder. Zira İslâm düşüncesinde bilgi (ilm), salt zihnî bir tasavvur değil; mükellefiyet doğuran bir idraktir. Bilginin hakikat değeri, onun amel ile tahakkuk etmesine bağlıdır. Bu sebeple “bilmek”, yalnızca bir şey hakkında tasavvur sahibi olmak değil; o bilginin gerektirdiği istikameti benimsemek ve tatbik etmektir.
Zamanın
kendisi doğru ile eğri arasında hüküm vermez. Doğru (hak) ile bâtıl arasındaki
temyiz, beşerî tecrübenin akışına değil, ilâhî vaz‘a dayanır. Kelâm geleneğinde
değerlerin kaynağı ya ilâhî hitap (emir–nehiy) ya da o hitabın aklen idrak
edilebilir hikmetidir. Dolayısıyla insan, doğru veya eğri oluşunu tarihsel
süreçlere yahut çoğunluk kanaatine göre değil; ilâhî ölçüye (mîzân) göre tayin
eder. Bu mîzân, yalnız normatif bir düzen değil, aynı zamanda ontolojik bir
nizama tekabül eder.
Bu
noktada bilgi–amel irtibatı zarurî hâle gelir. Zira bilgi, sorumluluğun
mukaddimesidir. Kelâm ilminde teklif (yükümlülük), bilginin imkânı ile anlam
kazanır. Mükellefiyet, ancak idrak edebilen bir özne için söz konusudur. Bu
sebeple bilip de eylememek, yalnızca bir eksiklik değil; bilginin doğurduğu
tekliften bilinçli bir yüz çeviriştir. Bu tavır, doğrunun karşıtı olan “eğri”den
dahi daha büyük bir problemdir. Çünkü eğrilik, bazen cehaletin veya hatalı
içtihadın neticesi olabilir; fakat bilerek terk ediş, iradî bir muhalefettir.
Burada
“inkâr” kavramı devreye girer. Kelime kökü itibariyle inkâr, örtmek ve gizlemek
anlamına gelir. Bilinen bir hakikatin üzerini örtmek, onu fiilen yok saymaktır.
Bu durum mutlak ontolojik yokluk anlamına gelmez; fakat kişinin, hakikat düzeni
içerisindeki değerini askıya alır. Bir başka ifadeyle, varlık bakımından mevcud
olan insan, değer bakımından “yok hükmünde” hâle düşer. Kur’ânî literatürde
kalbin mühürlenmesi veya basîretin kapanması gibi tasvirler, tam da bu değer
kaybını ifade eder.
Dolayısıyla
bilip de eylememek, ilâhî nizama karşı zımnî değil, açık bir muarazadır. Bu
muaraza, yalnızca ahlâkî bir zaaf değil; varlık düzeniyle çatışmadır. Çünkü
ilâhî hitap, insanı hem “buluş” (vicdan ve şuur ile hakikati idrak ediş) hem de
“bulunuş” (vücud ile sahneye çıkış) bakımından anlamlı kılar. İdrak ile amel
arasındaki kopuş, insanın bu iki boyutlu mevcudiyetini parçalar.
Netice
itibariyle, bilgi insanı nötr bırakmaz; onu ya istikamet üzere kılar ya da
bilinçli bir sapmaya sürükler. Bu sebeple kelâmî açıdan asıl mesele, bilginin
varlığı değil; bilginin gereğinin yerine getirilmesidir. Hakikat, ancak tasdik
ve amel ile tahakkuk eder. Aksi hâlde bilgi, sahibini yücelten bir nur değil;
aleyhine delil teşkil eden bir hüccet olur.
Cenâb-ı Hak, vicdanı hakikate açık bir idrak; vücudu ise o hakikatin gereğini ifa eden bir şahitlik kılmayı bizlere nasip etsin.

Yorumlar
Yorum Gönder