Kıymet, Hakikat ve Sadakat Üzerine Tefekkür I; "Kurdu Çakala Boğdurmak"


Bilinir ki cevher, yere düşmekle kıymetten sakıt olmaz; zâtı itibariyle değerinden hiçbir şey kaybetmez. Ne var ki insanlar meselenin çoğu zaman yalnızca ontolojik boyutuna odaklanır. “Kişi değerliyse düşse de kalkar” denir. Oysa burada gözden kaçırılan esas nokta, kıymetin yalnızca sabit bir vasıf değil, aynı zamanda teklifî bir sorumluluk doğurduğudur. Zira hakikatin bilinmesi yetmez; ona karşı ahlâkî bir tavır alınması gerekir.

Evet, insan hata eder; bu, beşeriyetin tabiî neticesidir. Ancak kelâm geleneğinde hata ile hüccetin terk edilmesi birbirinden ayrılır. Birincisi mazeret kapsamına girebilirken, ikincisi doğrudan sorumluluğu ağırlaştırır. Mesele yalnızca düşmek değil, düşenin kıymetinin bilinip bilinmemesidir.

İçimizden bizi hakka davet eden bir topluluğun bulunması, sıradan bir sosyal olgu değil; ilâhî ikazın ve hüccetullahın ikamesinin tezahürüdür. Emr bi’l-ma‘rûf ve nehy ani’l-münker vazifesiyle ortaya çıkan bu insanlar, sadece nasihat eden bireyler değil; toplumsal vicdanın diri kalmasını sağlayan şahitlerdir. Farziyeti üzerinde neredeyse ihtilaf bulunmayan bu hakikat, cevher kıymetindeki insanlara işaret eder.

Bu kimseler değerlerini toplumdan değil, Hakk’a müteveccih bir hayat sürmelerinden alırlar. Kelâmî ifadeyle söylemek gerekirse, onların kıymeti arızî değil; sadakatle tahakkuk etmiş ahlâkî bir sabitedir. Bu yönleriyle Sıddık mesabesindedirler. Kur’an’da geçen “eğer doğru iseniz” hitabına muhatap oluşları da doğruluğun yalnızca söz değil, varoluşsal bir duruş olduğunu gösterir.

Ne var ki tarih boyunca hakikatin taşıyıcıları çoğu zaman yalnız bırakılmış, küçümsenmiş yahut dışlanmıştır. Bunun temel sebebi, insanın hakikatten ziyade alışkanlıklarına sadık kalma eğilimidir. Zira hak, düzeni sorgular; bâtıl ise konfor üretir. Bu sebeple toplumlar, çoğu zaman şehâdet vazifesini yerine getirenleri değil, sükûtu tercih edenleri çoğaltır.

İşte imtihan tam da burada başlar.

Bu insanlara karşı sergilenecek tavır, yalnız sosyal bir refleks değil, imanî bir pozisyon alışıdır. Dokuz köyden kovulan bu doğru insanlar, aslında kurtuluşumuzun vesilesi olabilirler—tek bir şartla: kıymetlerinin verilmesiyle. Çünkü kelâmda bilinir ki huccetin ikamesinden sonra tarafsızlık yoktur; ya hak safında yer alınır ya da zımnen bâtıl güçlendirilir.

Onlar bizim teveccühümüzle değer kazanmaz, bizim inkârımızla da değer kaybetmezler. Emrolunduklarına sadakatleri sebebiyle zaten makbuliyet kazanmışlardır. Ancak biz, onlara karşı tavrımızla kendi öz ahlâkî konumumuzu tayin ederiz.

Konunun nirengi noktası burasıdır: Hakk ve sıdk üzere durmak. Belki her şeyi kuşatacak idrake sahip değilizdir; bu anlaşılabilir. Fakat kıymeti bilinen insanların düşmesine razı olmak—her ne kadar onların zâtı zarar görmese bile—hak ve sadakati rencide eden bir tercihtir. Bu, kelâmî ifadeyle şehâdet vazifesini terk etmektir. Mecazen söyleyecek olursak: kurdu çakala boğdurmaktır.

Son söz olarak denilebilir ki: Kıymetin kıymet görmesi haktır; kıymete kıymet vermek ise sıdktır. Daha açık bir ifadeyle, kıymet bilmek hakikat; kıymet vermek sıdk yani imanî bir tutumdur. Hakikati tanıyıp doğruluğu terk etmek ise nifak alametidir. Bunun adı ihanettir; münafıklıktır.

Anlayası!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tövbe; İnsan Olabilmekte Anahtar Kavram

Hakka kötürüm olmak I

Hidayet; -Sahâbîden örnekle bir kavram okuması