“Bir kimse bir adamın kabrinin yanından geçerken: ‘Keşke onun yerinde yatan ben olsaydım!’ deyinceye kadar kıyamet kopmaz.” (Buhârî, Tecrîd-i Sarîh, 2123) Teklife tâlip olmak, insanın anlam boyutlu bir hayat yaşayabilmesinin en temel gayesidir. Zira insan, kelâm ilminde ifade edildiği üzere, mükellef bir varlık olarak yaratılmıştır. Onun varlık sahnesine çıkışı tesadüfî değil; bilakis teklif, imtihan ve mesuliyet üçgeninde şekillenen ilâhî bir hikmete mebnidir. Bu sebeple insan, ancak kendisine yöneltilen ilâhî hitaba cevap verdiği ölçüde hakiki mahiyetini idrak edebilir. İnsan, bu gayenin sevkiyle rüçhaniyet kesb eder; en aşağı mertebelerden en şerefli makamlara doğru kanat açarak yükselir. Nitekim teklif, insana yalnızca bir sorumluluk yüklemez; aynı zamanda onun kemale doğru seyrinin de imkânını hazırlar. Bu sebeple mükellefiyet, insan için bir ağırlık değil; bilakis onun ontolojik yükselişinin kapısını aralayan bir lütuftur. Tıpkı üveykler gibi, binbir kanatla ötelere doğ...
Bilmek, ancak “kendini bilmek” ile kayıtlıdır. Zira insan kendisini bilmezse, hakikatte hiçbir şeyi bilemez. Bilmek, “ne” olanı “ben” ile ilmiklemektir. Nesne, özneyle temas ettiği ölçüde anlam kazanır. Bu nedenle kişi, o “ben”i inşa etmeden “ne-olan”ı hakkıyla kavrayamaz. Çünkü “ne-olan”, ancak “ben”deki karşılığı nispetinde yankı bulur. Bu itibarla “ben” kıymetlidir. Nitekim tasavvuf geleneğinde de ifade edildiği üzere: “Kendini bilen Rabbini bilir.” Peki, kendi içine inmek ne anlama gelir? Bu mülâhazalar eşliğinde denilebilir ki insan, kendi içine inmeli; belki İmam Gazâlî gibi. O, sahip olduğu bilgilerin ardından kendisini ciddi bir soruşturmaya tâbi tutmuş, her bir malumatını içsel bir mihenge vurmuştur. Hakikate ulaşma yolunda epistemik bir arınma yaşamıştır. İşte söz konusu karikatürde benim gördüğüm de budur: İnsan, kendi derinliğine doğru cesur bir yolculuğa çıkmalıdır. O kuyuya inmeli; inmeli ki kıvamı yakalasın. Bir başka ifadeyle, Yunus Emre’nin dediği gibi: ...
Kişi, insan olduğunun farkına nasıl varır? Onu diğer canlılardan ayıran temel özellik nedir? Bu tür sorulara verilen en yaygın cevap, insan olmanın zorunlu şartı olarak kabul edilen akıldır. Akıl, çağlar boyunca hem dinî hem de müspet ilimler çerçevesinde üzerine en çok düşünülen yetilerden biri olmuştur. Nitekim bu iki alanın sunduğu veriler birlikte değerlendirildiğinde görülür ki akıl, insanlık muktezası olarak merkezi bir konuma sahiptir. Beşerin insaniyet kesbetmesinde en mühim âmillerden biri olarak telakki edilmiştir. Nitekim insanın mükellef bir varlık olarak kabul edilebilmesi, onun nazar ve istidlâl kudretine sahip olmasıyla doğrudan ilişkilidir. Akıl, bu bağlamda yalnızca bilmenin değil, doğruyu yanlıştan; iyiyi kötüden ayırt etmenin de imkânını sağlayan temel ilkedir. Dolayısıyla aklın devre dışı bırakıldığı bir tasavvurda ne ahlâkî sorumluluktan ne de dinî tekliften söz etmek mümkündür. Tarih boyunca akıl üzerine farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Kimi çevreler nezdi...
Yorumlar
Yorum Gönder