Güvenlik Mimarisi ve Mümin III; "Toplum Olmak Adına"
Toplum dediğimiz yapı, yalnızca insanların bir arada bulunmasından ibaret değildir. Aynı mekânı paylaşmak cemiyet olmak için kâfi gelmez. Zira cemiyet, güven üzerine bina edilir; güvenin olmadığı yerde kalabalık vardır ama topluluk yoktur. İnsan yığınları, ancak aralarındaki emniyet duygusu sayesinde anlamlı bir birlikteliğe dönüşebilir.
Kelâm
açısından bakıldığında bu durum tesadüfî değildir. Zira insan, mükellef bir
varlık olarak yaratılmıştır. Teklif, yalnızca bireyin Allah ile olan ilişkisini
değil, aynı zamanda insanın insanla olan bağını da tanzim eder. Mütekellimîn,
teklifin hikmetini açıklarken insanın maslahat üzere yaşaması ilkesini merkeze
alır. Maslahat ise ancak güven zemininde gerçekleşir. Canın, malın ve ırzın
korunması gibi zaruriyyât-ı hamse, güvenin toplumsal mimarisini teşkil eden
temel sütunlardır.
Bu
bağlamda Resûlullah’ın (s.a.v.) “Mümin, insanların elinden ve dilinden emin
olduğu kimsedir” hadisi, ahlâkî bir öğütten ziyade kelâmî bir çerçeve sunar.
Çünkü burada iman, soyut bir tasdik olarak değil; toplumsal karşılığı olan bir
hakikat olarak tanımlanmaktadır. Müminin varlığı, çevresi için bir emniyet
alanı oluşturur. El, fiilin; dil ise niyetin dışavurumudur. Her ikisinin de
güven üretmesi, imanın kemaline işaret eder.
Kelâm
geleneğinde Allah’ın sıfatları yalnızca metafizik tartışmaların konusu
değildir; aynı zamanda insanın ahlâkî istikametine rehberlik eder. Cenâb-ı
Hakk’ın “el-Emîn” oluşu, mahlûkata karşı mutlak sadakatini ifade ederken,
insana da emanet bilinci yükler. İnsan, yeryüzünün halifesi olarak emanet
edilen bir düzenin taşıyıcısıdır. Bu emaneti korumanın ilk şartı ise güvenilir
bir şahsiyet inşa etmektir.
Burada
“emanet” kavramı kritik bir yerde durur. Zira emanet, yalnızca maddî
sorumlulukları değil, insan ilişkilerini de kuşatır. Mütekellimlere göre ahlâk,
iradeli fiillerin değer kazanmasıdır. İnsan, hür iradesiyle güven üretmeyi
tercih ettiğinde, yalnız kendini değil toplumu da imar eder. Aksi hâlde fesat
kaçınılmaz olur. Kur’an’ın defaatle uyardığı “ifsad”, çoğu zaman güvenin
yitirilmesiyle başlar.
Öte
yandan teklif-i mâ lâ yutâk tartışmalarında da görüldüğü üzere, din insanı
tahammül edemeyeceği yüklerle mükellef kılmaz. O hâlde güvenilir olmak, insan
fıtratına aykırı bir ideal değil; aksine yaratılışın tabii bir sonucudur.
İnsan, özünde güvenmeye ve güven vermeye meyyaldir. Bu istidadın körelmesi ise
imanî zafiyetlerin toplumsal izdüşümüdür.
Şu
hâlde mesele yalnız bireysel dindarlık değildir. Namaz kılan, oruç tutan fakat
elinden ve dilinden sakınılan bir kimse, kelâmî anlamda imanın toplumsal
boyutunu ihmal etmiş demektir. Zira iman, iç dünyada başlayıp dış dünyada
tezahür eden bir hakikattir. Topluma güven veremeyen bir iman, kendi iç
tutarlılığını da sorgulanır hâle getirir.
Bugün
sorulması gereken soru şudur: Eğer bir toplumda insanlar birbirine güvenemiyor,
herkes diğerinden sakınır hâle gelmişse, bu yalnız sosyolojik bir kriz midir,
yoksa iman tasavvurunda meydana gelen bir kırılmanın sonucu mudur?
Belki
de asıl mesele şudur: Güvenin kaybolduğu yerde din, bireysel ritüellere
indirgenmiş; ahlâk ise kamusal alandan çekilmiştir. Oysa kelâm bize şunu
öğretir: İman, yalnızca Allah’a yönelen bir tasdik değil, insanı insana emniyet
kılan bir sorumluluktur.
Ve nihayet şu soru zihnimizde asılı kalır: Eğer toplumda güven zayi olmuş, elimizden ve dilimizden korkuluyorsa, millî şairimizin dizeleri hatırlayarak; Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...
Anlayası!
.png)
Çok güzel harika bir makale ve sosyal boyutu itibariyle konuya harika bir yaklaşım. Tebrikler. Güzel makaleleririçin devamı dileği ile
YanıtlaSilAdsız olarak yazılan paylaşım Kadir Kaya' ya aittir.
YanıtlaSil