İnsan, Tasavvur ve Teâlâ: Ksenophanes’ten Kelâma Tanrı Tasavvuru
Bir hikâye anlatılır: Uzak bir adada yaşayan atlar, tanrılarını dört nala koşan, yeleleri rüzgârda savrulan büyük bir at suretinde tasvir edermiş. Balıklar ise suyun derinliklerinde pullarla örtülü bir ilah tahayyül edermiş kendilerine. Bu hikâyeyi ilk anlatanın Ksenophanes olduğu söylenir. O, insanın tanrıyı kendi suretinde kurduğunu fark etmişti. Etiyopyalıların siyah, Trakyalıların ise mavi gözlü tanrıları vardı; çünkü insan biraz da kendi gölgesine tapardı.
Fakat asıl mesele burada başlamıyordu.
İnsan, tanrıyı ancak kendi bildiklerinden hareketle tanıyabilirdi.
Çünkü tanımak dediğimiz şey, bilinenlerden bilinmeyene doğru gerçekleştirilen
zihinsel bir yürüyüştü. İlk dönem totemlerinden bugünün karmaşık inanç
sistemlerine kadar uzanan süreçte birçok dinler tarihi araştırmacısı,
insanlığın kutsal tasavvurunu da bu doğrultuda şekillendirdiğini ileri
sürmüştür. Bu nedenle insan zihninin somuttan soyuta doğru ilerlediğini savunan
gelişimci din teorileri ortaya çıkmıştır.
Gerçekten de insanlık tarihine bakıldığında, kutsalın çoğu zaman
insanın kendi dünyasından ödünç aldığı imgelerle kurulduğu görülür. Antik
toplumların tanrıları öfkelenir, savaşır, sever, kıskanır ve hükmederdi.
Roma’nın tanrıları büyük ölçüde Yunan mitolojisinin devamı niteliğindeydi.
Benzer biçimde bazı araştırmacılar, farklı dinî geleneklerde görülen üçlü
yapılar arasında tarihsel ve kültürel benzerlikler bulunduğunu ifade
etmişlerdir. Böylece insanın, aşkın olanı anlamaya çalışırken çoğu zaman kendi
zihinsel ve kültürel formlarını merkeze aldığı düşüncesi güç kazanmıştır.
Tam bu noktada İslam kelâmındaki tanrı tasavvuru dikkat çekici bir
yerde durmaktadır.
Kelâm geleneğinde Allah’ın isim ve sıfatları incelenirken O’nun ne
olduğu, ne olmadığı ve fiilleri üzerinden bir okuma yapılır. Özellikle tenzih
anlayışı, bu düşüncenin merkezinde yer alır. Allah’ın yaratılmış hiçbir şeye
benzemediğini ifade eden “muhâlefetün li’l-havâdis” sıfatı, İslam
düşüncesindeki aşkınlık fikrinin en önemli dayanaklarından biridir. Böylece
Allah, insanın zihninde oluşabilecek her türlü beşerî tasavvurun ötesine
yerleştirilir.
Fakat bu durum, tamamen bilinemez ve bütün anlam kategorilerinin
dışında kalan bir tanrı anlayışı da değildir. Çünkü Allah’ın
diğer isim ve sıfatları insana O’nun rahmetini, kudretini, hikmetini ve
fiillerini bildirir. İnsan, aşkın olanı bütünüyle kuşatamaz; ancak O’nu isimler
ve sıfatlar üzerinden tanımaya çalışır. Burada belirleyici olan şey, insanın
kendi sınırlılığını unutup unutmamasıdır. İnsan, tanrıyı kendi idrak sınırları
içerisinde anlamaya çalışsa da onu kendisine indirgememelidir. Nitekim
Ksenophanes’in düşüncesinin işaret ettiği temel problem de budur.
Çünkü insan, kendi suretini merkeze koyduğu müddetçe aşkın olanı
tam anlamıyla kavrayamaz. Ancak beşeriyetinin farkına vardığında, yani sınırlı
olduğunu idrak ettiğinde, aşkınlık düşüncesine yaklaşabilir. İnsanın kendi
eksikliğini fark etmesi, mutlak olanı düşünmesinin de başlangıcıdır.
Belki de bu yüzden Müslümanlar Allah isminden sonra “Teâlâ”
derler. Çünkü müteâl olan, yani bütün tasavvurların ötesinde bulunan yalnızca
O’dur.
.png)
Yorumlar
Yorum Gönder