Yalancı Paradoksundan İfadenin Ontolojisine: "Doğruluk İddiası, Tanıklık ve Gerçekliğin Kuruluşu"
Bir mahkeme salonu düşünün. Salon sessizdir. Hâkim kürsüde, taraflar yerlerinde beklemektedir. Nihayet tanık içeri alınır. Kimliği tespit edilir ve doğruyu söyleyeceğine dair yemin ettirilir. Hâkim ilk sorusunu sorar:
— Gördüklerinizi anlatınız.
Tanık birkaç saniye susar. Ardından sakin bir sesle şu cümleyi kurar:
"Şu anda söylemekte olduğum tanıklık yalandır."
Salon bir anda sessizliğe gömülür.
Eğer tanık doğru söylüyorsa, tanıklığı yalandır. Eğer yalan söylüyorsa, o hâlde tanıklığı doğru olabilir. Hâkim hangi cümleyi esas alacaktır? Kâtip hangi ifadeyi tutanağa geçirecektir? Hukuk, doğruluğunu kendi içinde tüketen böyle bir söz karşısında ne yapacaktır?
İlk bakışta bu yalnızca mantığın çözmeye çalıştığı bir paradoks gibi görünür. Oysa belki de asıl problem başka bir yerdedir. Çünkü tanığın sözünün doğru ya da yanlış olduğuna karar vermeden önce, tartışmasız bir şey olmuştur: O söz söylenmiştir. İşte bu yazı, tam da bu "olmuş olma" hâlinin peşine düşmektedir.
Yalancı
Paradoksundan İfadenin Ontolojisine
Yalancı paradoksu, mantık tarihinin en eski ve en çok tartışılan problemlerinden biridir. Antik Çağ'da Epimenides'e nispet edilen "Bütün Giritliler yalancıdır." sözü veya Eubulides'in daha saf biçimiyle dile getirdiği "Bu önerme yanlıştır." ifadesi, yüzyıllardır aynı soru etrafında tartışılmıştır: Bir önerme aynı anda hem doğru hem de yanlış olabilir mi? Kendi doğruluk değerini belirleyen bir önerme mantıksal olarak mümkün müdür?
Ancak bu çalışma, söz konusu paradoksu klasik mantığın sorduğu bu soru üzerinden değil, daha temel bir problem üzerinden değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Buradaki mesele, belirli bir önermenin doğru ya da yanlış olması değildir. Asıl mesele, doğruluk ve yanlışlık hükümlerinin hangi zeminde kurulduğu, bu hükümlerin dayandığı ölçütlerin nasıl oluştuğu ve bir ifadenin henüz doğruluğu veya yanlışlığı belirlenmeden önce hangi ontolojik statüye sahip olduğudur.
Bu yazıda "hakikat" ile önermelerin doğruluk niteliğini; "gerçeklik" ile ise meydana gelmiş olan olayları ve olguları kastedeceğim. Böylece bir önermenin doğru olması ile bir ifadenin dünyada meydana gelmiş bir hadise olması birbirinden ayrılmış olacaktır.
Ağzımızdan Çıkan Söz Dünyayı Değiştirir mi?
Bir kimsenin "Ben Türküm." demesinin doğru veya yanlış oluşu bu tartışmanın konusu değildir. Çünkü bu tür ifadelerin doğruluğu dış dünyadaki bir olguya müracaat edilerek belirlenebilir. Asıl soru şudur: Bir insan herhangi bir cümleyi kurduğu anda dünyada tam olarak ne meydana gelmektedir? O cümle yalnızca mevcut gerçekliği mi tasvir etmektedir, yoksa kendisi de yeni bir gerçeklik katmanı mı meydana getirmektedir?
Bu ayrım önemlidir. Klasik doğruluk teorileri büyük ölçüde önermenin dış dünyaya mutabakatı üzerine kuruludur. Bir önerme, haricî vakıaya uygunsa doğru; uygun değilse yanlıştır. Bu yaklaşım, hakikati "söz ile olgu arasındaki uygunluk" olarak tanımlar. Fakat bu açıklama, ifadenin kendisinin meydana getirdiği olguyu yeterince hesaba katmaz.
Fakat burada çoğu zaman gözden kaçan başka bir olgu vardır.
Bir kimsenin "Dışarıda yağmur yağıyor." demesi yanlış olabilir. Fakat bu söz söylendiği anda artık inkâr edilemeyecek yeni bir olgu meydana gelmiştir: "Falanca kişi 'Dışarıda yağmur yağıyor.' dedi." İlk önerme yanlış olabilir; fakat ikinci önerme artık tarihsel ve ontolojik bir vakadır. Başka bir ifadeyle, sözün içeriği gerçekliğe mutabık olmayabilir; ancak sözün söylenmiş olması gerçekliğin bir parçası hâline gelir.
Dolayısıyla her ifade, en azından ifade edilme hadisesi bakımından dünyaya yeni bir olgu ekler. İçeriği gerçekliğe mutabık olmayabilir; ancak söylenmiş olması artık gerçekliğin bir parçasıdır.
Bu noktada dil yalnızca gerçekliği temsil eden pasif bir araç olmaktan çıkar. Her ifade, doğru veya yanlış olmasından bağımsız olarak, dünyaya yeni bir olgu ekler. İnsan konuştuğu anda yalnızca mevcut gerçekliği betimlemez; aynı zamanda yeni bir gerçeklik katmanı da inşa eder.
Paradoksun Üç Katmanı
Tam da bu sebeple yalancı paradoksu, yalnızca mantıksal bir problem olmaktan çıkarak ontolojik bir meseleye dönüşür. Çünkü paradoksun merkezindeki ifade yalnızca doğruluk değeri talep etmez; aynı zamanda bir olay meydana getirir. "Bu önerme yanlıştır." cümlesinin kurulmuş olması, artık başlı başına bir vakadır. Dolayısıyla burada iki farklı düzey birbirinden ayrılmalıdır.
Birinci katman, önermenin içeriğidir.
"Ali geldi."
Bu, klasik mantığın doğru veya yanlış diye değerlendirdiği semantik alandır.
İkinci katman, ifadenin söylenmiş olmasıdır.
"Falanca kişi 'Ali geldi.' dedi."
Bu artık doğruluk ya da yanlışlıkla değil, meydana gelmiş bir olay olmasıyla ilgilidir. Bir söz yanlış olabilir; fakat o sözün söylenmiş olması yanlış olamaz. Çünkü artık o, gerçekleşmiş bir hadisedir.
Üçüncü katman ise ifadenin meydana getirdiği sonuçtur.
İnsanların kanaatleri değişebilir. Bir mahkeme karar verebilir. Bir savaş başlayabilir. Bir dostluk bitebilir. Bir söz, yalnızca içerik taşımaz; insanlar arasındaki ilişkiyi ve toplumsal gerçekliği de dönüştürür. İfadenin ontolojik ağırlığı tam da burada ortaya çıkar. Tanıklık Neden Önemlidir? Bu nedenle tanıklık örneği yalnızca mantıksal bir paradoks değildir.
Bir mahkemede tanığın şu ifadeyi kullandığını düşünelim:
"Ben yalancı tanıklık yapıyorum."
Bu durumda ilk bakışta klasik yalancı paradoksunun benzeri ortaya çıkıyor gibi görünür. Eğer tanığın bu sözü doğruysa, tanıklığı yalandır. Eğer bu sözü yalan ise, o hâlde tanıklığı doğru olabilir. Böylece güvenilirlik zemini sarsılmış olur. Fakat burada dikkat çekici olan husus, tanıklığın doğruluğundan önce gelen başka bir gerçekliğin meydana gelmiş olmasıdır. Tanık artık şu olguyu üretmiştir: "Ben tanıklığımın yalan olduğunu söyledim." Bu sözün mahkeme kayıtlarına geçmesi, hukuki ve toplumsal gerçekliğin bir parçası hâline gelir. Tanıklığın içeriği tartışmalı olabilir; ancak tanığın bu ifadeyi kullanmış olması artık tartışmaya açık değildir.
İşte problem tam burada başlar. Çünkü ifade yalnızca dış dünyaya gönderimde bulunmaz; aynı zamanda kendisi de dış dünyanın bir parçası olur. Böylece doğruluk teorisinin açıklaması gereken şey yalnızca önerme ile olgu arasındaki ilişki değil, önermenin bizzat yeni bir olgu meydana getirmesidir. Bu nedenle çalışmanın temel ayrımı "Doğruluk" ile "Gerçeklik" arasında kurulmalıdır.
Burada temel ayrımı yeniden hatırlamak gerekir.
Doğruluk, önermelerin niteliğidir. Gerçeklik ise meydana gelmiş olanın kendisidir.
Bir yalan hakikat üretmez. Ancak yalanın söylenmiş olması yeni bir gerçeklik meydana getirir. Daha doğrusu, yalanın söylenmiş olması yeni bir olgudur. Dolayısıyla yanlış bir ifade bile ontolojik bakımdan gerçeklik alanına dâhil olur.
Bu ayrım yapılmadığında, Doğruluk ile Gerçeklik birbirine karıştırılır. Oysa her doğru söz gerçekliğe mutabık olmak zorundadır; fakat her yanlış söz de gerçekliğin içinde gerçekleşmiş bir olaydır. Dolayısıyla "ifade" yalnızca doğruluk değeri taşıyan bir önerme değildir. İfade aynı zamanda dünyada meydana gelen bir hadisedir. Onun doğruluğu veya yanlışlığı sonradan tartışılır; fakat söylenmiş olması artık geri alınamaz bir gerçekliktir.
Bu çerçevede yalancı paradoksu da farklı bir biçimde okunabilir. Paradoksun asıl önemi, belirli bir önermenin doğru mu yanlış mı olduğunda değil; doğruluk hükümlerini mümkün kılan zeminin kendisini görünür hâle getirmesinde yatmaktadır. Çünkü paradoks, bir ifadenin yalnızca temsil eden değil, aynı zamanda varlık alanına müdahale eden bir eylem olduğunu açığa çıkarmaktadır. Belki de bu yüzden asıl soru artık "Bu önerme doğru mudur?" değildir.
Asıl
soru şudur: Bir ifade, henüz doğruluk veya yanlışlık bakımından
değerlendirilmeden önce, nasıl bir varlık statüsüne sahiptir?
Bu soru yalnızca mantığın değil, aynı zamanda ontolojinin, dil felsefesinin ve kelâmın "haber" anlayışının da yeniden düşünülmesini gerektirmektedir. Çünkü haber, yalnızca vakıaya mutabık bir söz olarak değil, aynı zamanda vakıalar dünyasına yeni bir olgu ekleyen bir hadise olarak da ele alınmayı hak etmektedir.
Ve yazının başındaki mahkeme salonuna dönersek...
Hâkim, tanığın doğru söyleyip söylemediğine belki uzun bir muhakemeden sonra karar verebilir.
Fakat karar verilmeden çok önce kesinleşmiş bir şey vardır:
Tanık konuşmuştur.
Belki de hakikate ulaşmadan önce üzerinde düşünmemiz gereken ilk gerçeklik tam olarak budur.
Yani şu soruyu sorulmalıdır esasında: "Bir söz, doğru ya da yanlış olmadan önce nedir?"
.png)
Emeğine, yüreğine sağlık Yasin.
YanıtlaSilBu yazı bize ağzımızdan çıkan sözlerin kıymetini ; sadece hüküm içeren ifadelerimizin değil söylediğimiz herşeyin bir gerçekliği ve sonucu olduğunu hatırlattı. Varlık alemine "hangi sözlerle katkıda bulunduğumuz?" sorusu ürkütüyor doğrusu.
Gerçekliğe kavuşan güzel sözlerin esiri olmamız niyazıyla...