Hayatın Mimârisi Üzerine "Bir Öncelikler Meselesi: Asıl ve Fer'"

 Bir rivayete göre, eski zamanlarda büyük bir şehir inşa edilmeye başlanmıştı. Şehrin ortasında göğe doğru yükselecek muazzam bir kule tasarlanmıştı. Mimarlar, taş ustaları, nakkaşlar ve hattatlar bir araya gelmiş; herkes kuleye kendi sanatını katmak için yarışıyordu. Bir kısmı duvarlara işlenecek motifleri tartışıyor, bir kısmı pencerelerin biçimini belirliyor, bir kısmı ise tepesine yerleştirilecek kubbenin rengini konuşuyordu. Fakat şehrin yaşlı mimarı günler boyunca yalnızca tek bir işle meşguldü: Toprağı kazıyor, ölçüyor, tekrar kazıyor ve yeniden ölçüyordu. Genç ustalar bundan rahatsız olmaya başladılar.

"İnsanlar bu şehri görmek için gelecekler" dediler. "Kimse temeli görmek istemez. Bırakalım artık toprağı ve kuleyi yükseltelim."

Yaşlı mimar cevap vermedi. Aylar geçti. Bir gün genç ustalardan biri sabırsızlığına yenik düştü ve temel tamamlanmadan kulenin bir bölümünü inşa etmeye başladı. Ardından bir başkası pencereleri yaptı, bir diğeri duvarları süsledi. Çok geçmeden yarım bir temel üzerine hayranlık uyandıran bir yapı yükselmeye başladı. Şehre gelenler kuleyi görünce hayrete düştüler.

"Ne muhteşem bir eser!" dediler. Yaşlı mimar ise yalnızca sustu. Aradan yıllar geçti. Bir gece kule yıkıldı. Süslemeler taşların altında kaldı. Kubbe parçalandı, pencereler kırıldı, duvarlardaki işlemeler toprağa karıştı. Ertesi sabah insanlar yaşlı mimarın etrafında toplandılar ve ona şu soruyu sordular: "Bu kadar güzel bir yapı nasıl oldu da yıkıldı?" Yaşlı adam uzun süre sessiz kaldı. Sonra elindeki bastonla toprağı işaret ederek şöyle dedi:

"Çünkü siz yapının neye benzeyeceğini konuştunuz; ben ise neyin üzerine yükseleceğini düşünüyordum."

Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri budur: Taşıyıcı olanı, sırf görünmez olduğu için değersiz sanmak. İnsan, önem verdiği şeyler kadar değil; öncelik verdiği şeyler kadar kimdir. Çünkü bir hayatın metafiziği, en çok neyi öncelediğinde açığa çıkar. Kişinin asılları değiştiğinde yalnızca tercihleri değil, bizzat varlık tasavvuru da değişir.

Halbuki bir işin olmazsa olmaz şartı, onun kurucu unsuru olan "asıl"dır. Hangi konu ve başlık olursa olsun, o meselenin merkezinde yer alan ve diğer bütün unsurları ayakta tutan bir esas vardır. Bu esas, yapıyı tutan direk mesabesindedir; önce onun kabul edilmesi, ardından onun üzerine bir şeyler inşa edilmesi gerekir. Şayet durum böyle olmazsa, yani kurucu unsur sağlam bir şekilde tesis edilmezse, onun üzerine bina edilen her şey er ya da geç bozulmaya ve yıkılmaya mahkûm olacaktır.

Kelâm geleneğinin kavramsallaştırdığı şekliyle asıl, kendisine ihtiyaç duyulan, başkalarının üzerine bina edildiği temel unsur anlamına gelir. Fer' ise varlığını ve anlamını asıldan alan, ona muhtaç olan ve onunla kaim bulunan şeyi ifade eder. Diğer ilim dallarında farklı ifadeler kullanılsa da mesele özünde aynıdır: temel ve katlar.

Bir evin temeli aslı temsil ederken; duvarları, pencereleri ve katları fer'i temsil eder. Temel olmadan kat çıkılamayacağı gibi, asıl olmadan da fer'in bir anlamı yoktur.

Bu durumun en açık örneklerinden biri ibadet hayatında görülür. Farz namaz borcu varken nafile namazla meşgul olmak, farzın yerine geçmeyeceği gibi öncelik sıralamasının da kaybedildiğini gösterir. Nafile ibadetlerin değeri elbette inkâr edilemez; ancak onların anlamı, farzların üzerine bina edilmelerinden kaynaklanır. Ödenmemiş bir borç ortadayken sunulan hediyenin kıymeti nasıl sınırlıysa, ibadette de durum böyledir. Önce yerine getirilmesi gereken eda edilmeli, ardından onun üzerine faziletler inşa edilmelidir.

Asıl ihmal edilmişken fer' ile meşgul olmak, çoğu zaman bir gafletin tezahürüdür. Üstelik bu durum yalnızca ibadet hayatına mahsus da değildir.

Bir öğrenci temel metinleri okumadan ihtilaflarla meşgul olabilir. Bir araştırmacı yöntemi öğrenmeden sonuçlara ulaşmaya çalışabilir. Bir toplum; adalet ve ahlak gibi kurucu ilkeleri es geçerken görünürdeki sorunlarla mücadele etmeye çalışabilir. Bir insan, dünyanın meseleleri hakkında uzun uzun konuşurken kendi sorumluluklarını görmezden gelebilir.

Bütün bu örneklerde ortak olan şey aynıdır: Temel eksikken katlarla uğraşmak.

Bugün bireysel ve toplumsal ölçekte yaşadığımız pek çok problemin arkasında, belki de bu öncelik kaybı yatmaktadır. Bir meseleyle karşılaştığımızda ilk sorulması gereken soru şudur: Biz gerçekten asıl ile mi meşgulüz, yoksa fer'i asıl yerine mi koyduk?

Daha da önemlisi, önceliklerimizi belirlerken hangi ilkelere dayanıyoruz? Çünkü her öncelik anlayışı, görünmeyen bir değerler sisteminin ürünüdür. Belki de çağımızın temel problemlerinden biri, fer'i meseleleri asıl haline getirmesi; asılları ise ayrıntı zannetmesidir.

Oysa hayatın da, ilmin de, ahlakın da ve ibadetin de bir mimarisi vardır: Önce temel atılır, sonra duvarlar yükselir ve en nihayetinde süslemeler yerini alır. Sıra bozulduğunda ise bozulan yalnızca yapı olmaz, anlam da un ufak olur.

Bu nedenle insanın zaman zaman kendisine şu soruyu sorması gerekir:

"Ben gerçekten yapmam gereken işle mi meşgulüm, yoksa yapmayı tercih ettiğim işle mi?"

Çünkü bazen en büyük ihmal, hiçbir şey yapmamak değildir. Bazen en büyük ihmal, esas olan dururken tali şeylerle meşgul olmaktır.

Ve bazen bir medeniyeti, bir toplumu ya da bir insanı ayakta tutan şey; herkesin gördüğü kubbeler değil, kimsenin görmediği temellerdir.

Çünkü asıl unutulduğunda, bütün füru öksüz kalacaktır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Olmak ve Kalmak Bağlamında İnsanın Kendilik Sorgusu; Muhakeme

Hidayet; -Sahâbîden örnekle bir kavram okuması

Tövbe; İnsan Olabilmekte Anahtar Kavram