Kirini Başkasında Aramak: "Göreli Masumiyet ve Kötülüğün İbrazı Problemi"
Eski bir doğu şehrinin taş döşeli meydanında, hava o gün kılıç gibi keskin ve gergindi. Şehrin en korunaklı tapınağı gece yarısı soyulmuş, direnmeye çalışan yaşlı bekçi öldürülmüştü. Tapınağın zeminindeki çamurlu, kanlı ayak izleri meydana kadar uzanıyor, kalabalığın arasına karışıp kayboluyordu. Şehir muhafızları, pazar yerine doluşmuş yüzlerce insanın etrafını sarmış, katili ve hırsızı bulmak için herkesin üstünü başını süzüyordu. Korku ve şüphe, insanların nefesiyle birlikte havada asılı kalmıştı.
Tam o sırada, cübbesinin etekleri ağır bir çamurla sıvanmış, kollarının iç kısmında hâlâ kurumamış kan lekeleri taşıyan bir adam, kalabalığın ortasındaki eski çeşmenin taşına tırmandı. Katil oydu. Kaçamayacağını, muhafızların birazdan çamurlu çizmelerini ve kanlı ellerini fark edeceğini biliyordu. Saklanmak yerine, en tehlikeli olanı seçti; görünür olmayı ve zihinleri kör etmeyi. Gür, yankılı ve efsunlu bir sesle, sanki bir vaaz veriyormuş gibi konuşmaya başladı. Muhafızlar bile bu ani ve cesur sese dönüp bakakalmıştı.
“Ey ahali!” diye bağırdı adam, parmağını göğe
doğru kaldırarak. “Şu an aranızda dolaşan kötülüğü bulmak istiyorsunuz. Fakat
gözleriniz hakikati görecek kadar terbiye edildi mi? Dinleyin beni! Dinleyin
ki, kötülüğün nasıl şekil değiştirdiğini anlayasınız.”
Kalabalık sustu. Adam, asırlardır
anlatılagelen eski bir masalı yepyeni bir zehirle anlatmaya başladı:
“Büyük bir imparatorluğun padişahı, hazineden
bir kese altın çalan vezirini yargılamak üzere divanı toplar. Suçu sabit olan
ve idamı istenen vezir, kendini savunmak yerine padişahtan son bir söz hakkı
ister. Başını öne eğer ve sarayın baş mimarının başından geçen şu ibretlik
vakayı anlatmaya başlar; ‘Sultanım, mimarınız yıllar önce sarayın doğu duvarını
inşa ederken büyük bir hata yapmıştı. Duvar o kadar eğriydi ki, ilk fırtınada
yıkılacağı belliydi. Fakat mimar, hatasını kabullenip duvarı yıkmak yerine çok
daha farklı bir yol izledi. Duvarı düzeltmek yerine, tam karşısına hiçbir
işlevi olmayan, orantısız, dökülen, korkunç derecede çarpık bir kule dikti.
Şehirdeki herkes o ucube kuleyi konuşmaya başladı. Kule o kadar çirkindi ki,
kimse arkasındaki eğri duvara bakmadı bile. Duvar kurtulmuştu; çünkü herkes
kulenin ne kadar felaket olduğunu konuşuyordu. İşte sultanım, benim çaldığım
bir kese altın o eğri duvardır; sınır boylarındaki valilerinizin halktan
kopardığı tonlarca altın ise o çarpık kuledir. Benim kesemi yargılamadan önce,
onların kulesine bakmayacak mısınız?’ Padişah bu sözü duyunca valilerin
hırsızlığına öfkelenmiş ve vezirin suçunu unutup onu affetmiş.”
Masalcı burada durakladı. Gözlerini,
kendisini büyülenmiş gibi dinleyen kalabalığın ve muhafızların üzerinde
gezdirdi. Cübbesindeki kanı ustaca ceketinin kıvrımları arasına saklarken
sesini alçalttı, âdeta kalabalıkla sırdaş oldu.
“Görüyor musunuz?” dedi bilge bir tavırla.
“Padişah ne kadar ahmaktı! Gerçek suçlular, her zaman daha büyük, daha dikkat
çekici, daha çirkin bir kule inşa ederler ki kendi eğri duvarlarını
gizleyebilsinler. Kendisinden daha kirli olanı göstererek kendi kirini unuttururlar.
Sizler o ahmak padişah gibi olmayın! Aklınızı çelmelerine izin vermeyin!”
Kalabalık büyük bir aydınlanma yaşamış gibi
başını sallıyor, “Biz asla o padişah kadar kör olmayız,” dercesine
gururlanıyordu. Tam o an, masalcı parmağını kalabalığın en köşesinde titreyen,
şehre yeni gelmiş ve açlıktan bir tezgâhtan yarım elma çaldığı için üstü başı
hırpalanmış, korkudan altına kaçırmak üzere olan yabancı bir dilenciye
doğrulttu.
“Bakın şuna!” diye gürledi masalcı. “İşte bu
hırsız, tıpkı vezir gibidir! Sizin dikkatinizi tapınaktaki cinayetten
uzaklaştırmak, aklınızı karıştırmak için bilerek bu küçük hırsızlığı yaptı!
Asıl cinayet şebekesinin, o kanlı katillerin işbirlikçisidir bu! Sizi o elmayla
oyalayıp, kendi ustalarının kaçmasını sağlıyor. Kuleye bakmayın ahali, duvarı
yıkın!”
Kalabalık, masalcının anlattığı hikâyeden
öğrendikleri “derin bilgelik” ile hareket ettiklerine o kadar inanmışlardı ki,
büyük bir öfkeyle dilencinin üzerine çullandılar. Muhafızlar bile “dikkat
dağıtan bu kurnaz işbirlikçiyi” derdest etmek için oraya koştu. Herkes,
manipülasyona kurban gitmediğini, aksine manipülasyonu çözdüğünü düşünmenin
kibriyle kör olmuştu.
Meydandaki herkes o zavallı dilenciyi
tekmelerken, masalcı çeşme taşından sessizce indi. Kanlı ellerini ve ağır
çamurlu çizmelerini saklama gereği bile duymadan, kalabalığın arkasından usulca
yürüyüp şehri terk etti.
Masalcı, yalnızca bir hedef saptırmamış; insanın hakikati bulduğunu zannettiği anın, aslında en kolay kandırıldığı an olduğu gerçeğini silah olarak kullanmıştı. Kendi üzerindeki taze kanı, masum bir dilencinin elindeki yarım elmayla görünmez kılmıştı. Ve işin en ürkütücü yanı, bunu yaparken kalabalığa “kimsenin suçu başkasına bakarak örtülemez” ahlâkını anlatmış olmasıydı.
Başkasının Çamuruyla Temizlenmek
İnsanın ahlâkî hayatındaki en dikkat çekici
savunma mekanizmalarından biri, kendi kusurunu ortadan kaldırmak yerine
başkasının kusurunu büyütmesidir. Bu mekanizma ilk bakışta basit bir
karşılaştırma gibi görünür: “Benim yaptığım yanlış olabilir; fakat onun yaptığı
çok daha kötü.” Ne var ki burada meydana gelen şey basit bir kıyas değildir.
Daha derinde, ahlâkî hükmün ölçütünün değiştirilmesi söz konusudur. Çünkü bir
kötülüğün varlığı, kendisinden daha büyük bir kötülüğün bulunmasıyla ortadan
kalkmaz.
Bir insanın yaptığı şey yanlışsa, başka bir
insanın daha ağır bir yanlış yapmış olması, ilk fiili doğru hâle getirmez. Bir
suçun daha büyük bir suçla karşılaştırılması, ilk suçun mahiyetini değiştirmez.
Fakat insan zihni, özellikle kendisini savunmak zorunda hissettiği durumlarda,
bu basit hakikati kolaylıkla gözden kaçırabilir. Böylece ahlâkî değerlendirme,
“Bu doğru mudur?” sorusundan uzaklaşıp “Bundan daha kötüsü var mı?” sorusuna
dönüşür.
Bu dönüşüm küçük görünür; fakat ahlâkî
muhakemenin bütün yapısını değiştirebilecek kadar önemlidir. Çünkü “Bu yanlış
mı?” sorusu kişiyi kendi fiiliyle yüzleştirir. “Bundan daha kötüsü var mı?”
sorusu ise dikkatini kendi fiilinden başka bir yere taşır. Böylece insan,
kendisini temize çıkarmak için kendi üzerindeki kiri temizlemek yerine
başkasının üzerindeki kiri göstermeye başlar.
Kötülüğü ortadan kaldırmak ile kötülüğü görünmez kılmak
Burada birbirinden kesinlikle ayrılması
gereken iki şey vardır: kötülüğün ortadan kaldırılması ve kötülüğün görünmez
hâle getirilmesi. Bir kötülüğü ortadan kaldırmak, onunla yüzleşmeyi gerektirir.
Kişi önce fiilin varlığını kabul eder, ardından onun sorumluluğunu üstlenir ve
nihayet onu düzeltmeye yönelir. Görünmez kılmak ise bunun tam tersidir. Fiil
yerinde durduğu hâlde dikkat başka bir yere yönlendirilir. Bu nedenle
manipülasyonun en maharetli biçimlerinden biri, hakikati bütünüyle inkâr etmek
değildir. Çünkü açık bir inkâr çoğu zaman kolayca fark edilir. Daha incelikli
olanı, hakikatin bir bölümünü öne çıkararak başka bir bölümünü görünmez hâle getirmektir.
Başkasının kötülüğünü göstermek, kendi
kötülüğünü ortadan kaldırmaz; fakat insanların dikkatini kendi kötülüğünden
uzaklaştırabilir. Tam da burada “daha kötü” kategorisi devreye girer. Daha kötü
olan gösterilir. Kötü olan geri plana itilir ve sonunda daha kötü olanın
görünürlüğü, kötünün görünmezliğini sağlar.
Bu, yalnızca bireysel ilişkilerde değil,
toplumsal söylemlerde de son derece güçlü bir manipülasyon biçimidir. Bir
yanlışın eleştirisi, başka bir yanlışın sergilenmesiyle etkisizleştirilebilir.
Bir sorumluluk, başka bir sorumluluğun gündeme getirilmesiyle ertelenebilir.
Bir kusur, daha büyük bir kusurun gölgesinde bırakılabilir. Fakat gölge,
nesneyi ortadan kaldırmaz. Sadece onun üzerine düşer.
Göreceli masumiyet
Burada ortaya çıkan zihinsel yapı “masumiyet”
değil, göreceli masumiyettir. Gerçek masumiyet, kişinin isnat edilen fiili
gerçekleştirmemiş olmasıyla ilgilidir. Göreceli masumiyet ise kişinin kendi
fiilinin yanlışlığını kabul etmekle birlikte, kendisini daha kötü görünen başka
biriyle kıyaslayarak ahlâkî açıdan daha iyi bir konumda bulunduğunu ileri
sürmesidir. Bu iki durum birbirinden bütünüyle farklıdır.
“Ben bunu yapmadım.”
ile
“Ben yaptım ama o benden daha kötüsünü yaptı.” aynı cümle değildir.
İkinci cümlede suçun inkârı değil, suçun
ağırlığının başka bir suç üzerinden yeniden tanımlanması vardır. Böylece kişi
kendisini doğrudan masum ilan etmek yerine, kendisine daha büyük bir suçlu
seçer. Kendi ahlâkî konumunu mutlak bir iyilik üzerinden değil, başkasına göre
belirler. Bu noktada ahlâkın zemini de değişmeye başlar. Çünkü kişi artık “Ben
ne yaptım?” diye sormamaktadır. “Benden daha kötü kim var?” diye sormaktadır.
Bu iki soru arasındaki fark, aslında insanın
sorumlulukla kurduğu ilişkinin farkıdır. İlk soru muhasebeyi doğurur. İkinci
soru mazereti.
Kendi suçunu ibraz etmek
Daha da ilginç olan, kişinin kendi kusurunu
örtmeye çalışırken çoğu zaman onu istemeden ibraz etmesidir.
Bir insanın sürekli olarak başkasının belirli
bir davranışını gündeme getirmesi, çoğu zaman kendi davranışının da aynı ahlâkî
kategoride bulunduğunu gösterir. Çünkü insan, kendisini savunmak için hangi
ölçüyü kullanıyorsa, aslında kendi fiilini de o ölçünün içine yerleştirmiş
olur. “Onun yaptığı kabul edilemez.” diyen kişi, farkında olmadan “Bu fiilin
ahlâken değerlendirilmesi gerekir.” ilkesini kabul etmiştir. Eğer aynı ölçü
kendi fiiline uygulandığında ortaya çıkan sonuçtan rahatsız oluyorsa, problem
artık ahlâkî ölçünün kendisinde değil, ölçünün kime uygulanacağında ortaya
çıkmaktadır. Bu ise ahlâkî tutarlılığın kaybıdır.
İnsan burada kötülüğü reddetmez; kötülüğün
kendisi açısından sonuç doğurmasını reddeder. Başkasında gördüğünde suç olan
şey, kendisinde bulunduğunda mazerete dönüşür. Dolayısıyla kişi, kendi suçunu
örtmeye çalışırken aslında suç kategorisini kabul etmiş olur. Hatta daha ileri
bir noktada, suçunu örtmek için başkasının suçunu kullanması, kendi kusurunun
farkında olduğunu da gösterebilir. Çünkü insan, bilmediği bir şey üzerinden bu
kadar maharetli bir savunma kuramaz.
Ahlâkın çifte standarda dönüşmesi
Buradan çifte standart problemine geçilir.
Çifte standart, yalnızca farklı insanlara farklı ölçüler uygulamak değildir.
Daha temelde, aynı fiilin failine göre farklı bir ahlâkî anlam kazanmasıdır.
Bir davranış “onda” bulunduğunda ahlâkî bir kusur, “bende” bulunduğunda
şartların zorunlu kıldığı bir davranış hâline gelir. Bir söz “onun ağzından”
çıktığında yalan, “benim ağzımdan” çıktığında zorunlu bir savunma olur. Bir
davranış “onun tarafından” gerçekleştirildiğinde ihanet, “benim tarafımdan” gerçekleştirildiğinde
sadakat adına verilmiş bir karar sayılır. Böylece ahlâkın nesnesi fiil olmaktan
çıkar, fail hâline gelir. Oysa ahlâkî tutarlılık, fiilin kim tarafından
gerçekleştirildiğinden bağımsız olarak aynı ölçünün uygulanmasını gerektirir.
Aksi hâlde kişi ahlâkı savunuyor görünürken aslında kendi çıkarının dilini
ahlâkın diliyle konuşmaya başlamış olur.
Bu noktada en tehlikeli şey, insanın kendisini
ahlâksız olarak görmemesidir. Çünkü açık bir ahlâksızlık çoğu zaman kendisini
tanır. Asıl tehlike, ahlâkî ölçüyü kendi lehine eğip bükerek hâlâ ahlâk adına
konuştuğuna inanmaktır. Peki ya karşı taraf gerçekten suçlu değilse?
Mesele burada daha da ilginç bir hâl alır.
Başkasının gerçekten suçlu olduğu durumda kişi şöyle der: “Bakın, o da yaptı.”
Fakat karşı tarafın suçsuz olduğu ortaya çıktığında da mekanizma çoğu zaman
ortadan kalkmaz. Bu kez söylem başka bir biçime bürünür: “Belki bunu yapmadı
ama…” Bu “ama”, çoğu zaman hakikatin araştırılmasının değil, suçlama
ihtiyacının korunmasının işaretidir. Çünkü amaç gerçekten hakikati ortaya
çıkarmak olsaydı, karşı tarafın suçsuzluğu öğrenildiğinde hüküm değişirdi.
Fakat amaç kendisini aklamaksa, karşı tarafın suçlu olup olmaması ikincil hâle
gelir. Suç varsa kullanılır. Suç yoksa başka bir kusur aranır. Başka bir kusur
bulunamazsa varsayım devreye girer. Varsayım da yetmezse niyet okunur. Böylece
karşı tarafın gerçekten suçlu olup olmadığı, başlangıçta kurulan anlatının
devamı açısından artık belirleyici değildir.
Bu noktada manipülasyon, hakikatten bağımsız
çalışan bir mekanizmaya dönüşür ve belki de meselenin en ürkütücü tarafı budur:
Kişi karşısındaki insanın gerçekten suçlu olup olmadığını önemsememeye
başladığında, artık hakikati değil, kendi savunmasını korumaktadır.
Hakikatin yerini anlatı aldığında
Hakikat, insanın kendi konumunu da
sorgulamasına izin verir. Manipülatif anlatı ise tam tersine, kişinin konumunu
korumak için hakikatin parçalarını seçer. Bu nedenle manipülasyonun temel
meselesi her zaman yalan söylemek değildir. Bazen söylenen şeylerin tamamı doğru
olabilir. Fakat doğru olan şeyler, yanlış bir bütünün parçaları hâline
getirilebilir. Bir insan gerçekten hata yapmış olabilir. Bir başkası gerçekten
daha ağır bir hata yapmış olabilir. Bunların ikisi de aynı anda doğru olabilir.
Fakat ikinci hakikati birincinin sorumluluğundan kaçmak için kullanmak,
hakikati söylemekten çok hakikati araçsallaştırmaktır.
Burada artık mesele “Yalan söylüyor mu?”
sorusuyla açıklanamaz. Daha önemli soru şudur: "Söylediği doğruyu ne
amaçla kullanıyor?" Çünkü hakikat, bağlamından koparıldığında
manipülasyonun malzemesi hâline gelebilir. Bir insanın gerçek kusuru, başka bir
insanın gerçek kusurunu görünmez kılmak için kullanılabilir. Böylece hakikat,
hakikati ortaya çıkarmak için değil, hakikatten kaçmak için kullanılmaya başlanır.
Kötülüğün yeniden üretilmesi
Burada ortaya çıkan süreç yalnızca bireysel
bir savunma mekanizması değildir. Aynı zamanda kötülüğün yeniden üretilmesine
yol açar. Çünkü kişi kendisine yöneltilen bir kötülüğü gerekçe göstererek kendi
kötülüğünü meşrulaştırdığında, kötülüğü ortadan kaldırmış olmaz. Onu çoğaltır.
“Bana bunu yaptılar, ben de yaptım.”
“Onlar bunu yapıyor, benim yapmam neden sorun
olsun?”
“Önce onlar başladı.”
“Benim yaptığım, onların yaptığının yanında
hiçbir şey.”
Bu cümlelerin her biri, ahlâkî sorumluluğun
failden alınarak başka birine devredilmesinin farklı biçimleridir. Böylece
kötülük, kendisini haklılaştıracak yeni bir kötülük bulur. Yeni kötülük de
kendisine başka bir gerekçe bulur. Ve zincir uzar. Bir noktadan sonra hiç kimse
ilk kötülüğü hatırlamaz; herkes bir öncekinin kötülüğüne cevap verdiğini
düşünür. İşte kötülüğün en kalıcı biçimlerinden biri budur: Kötülük, kendisini
kötülüğe verilmiş bir cevap olarak sunmaya başladığında süreklilik kazanır. Bu
nedenle “Önce o yaptı.” cümlesi, ahlâkî sorumluluğu bütünüyle ortadan kaldıran
bir cümle değildir. Bir başkasının fiili, benim fiilimin sebebi olabilir. Ama
otomatik olarak mazereti değildir. İnsan neden bunu yapar? Çünkü insanın
kendisi hakkında olumlu bir tasavvuru koruma arzusu son derece güçlüdür. Kişi
kendi zihninde “kötü insan” olmak istemez. Kendi davranışını kötülük
kategorisine yerleştirmek, yalnızca bir fiili değil, benlik tasavvurunu da
tehdit eder. Bu nedenle insan bazen fiilini düzeltmek yerine benlik tasavvurunu
korur ve bunun en kolay yollarından biri kıyastır. “Ben kötü değilim; çünkü o
daha kötü.” Bu cümlede dikkat çekici olan, kişinin artık kendisini “iyi” olarak
kanıtlamaya çalışmamasıdır. Sadece “daha iyi” olduğunu kanıtlaması yeterlidir.
Böylece ahlâk, mutlak bir ölçü olmaktan çıkar ve bir sıralama yarışına dönüşür.
İnsan kendisini gökyüzüne bakarak değil,
yanında duran insanın boyuna bakarak uzun hissetmeye başlar. Fakat başka
birinin daha kısa olması, insanı uzatmaz. Başkasının daha kötü olması da bizi
daha iyi yapmaz.
Asıl ahlâkî sınav
Belki de gerçek ahlâkî sınav, başkasının
kusurunu gördüğümüzde ne yaptığımızdan çok, aynı ölçüyü kendimize
uyguladığımızda ne yaptığımızdır. Çünkü başkasının yanlışını görmek kolaydır.
Kendi yanlışımızı aynı açıklıkla görmek zordur. Başkasının kusurunu teşhis
etmek bilgi gerektirebilir. Kendi kusurumuzu kabul etmek ise karakter
gerektirir. Bu yüzden ahlâkî olgunluk, başkasının suçunu bulma becerisinde
değil, kendisine yöneltilen ölçüyü kendisinden esirgememe cesaretinde ortaya çıkar.
İnsan kendi üzerindeki kiri gördüğünde iki seçenekle karşılaşır: Ya onu
temizleyecektir ya da daha kirli birini bulup kendi kirini unutturacaktır.
İkinci yol daha kolaydır. Çünkü temizlik emek
ister; suçlama ise yalnızca bir parmak hareketi. Fakat kolay olanın ahlâkî
olarak doğru olması gerekmez. Sonuç: Kiri saklamak mı, temizlemek mi?
İnsanın kendisini temize çıkarma arzusu, bazen
onu garip bir paradoksa sürükler: Kişi temiz görünmek için temizlenmek yerine,
çevresindekilerin daha kirli görünmesini sağlamaya çalışır. Böylece kötülük
ortadan kaldırılmaz; yalnızca görünürlüğü değiştirilir. Kendi suçu unutulsun
diye başkasının suçu hatırlatılır. Kendi kusuru küçülsün diye başkasının kusuru
büyütülür. Kendi sorumluluğu hafiflesin diye başkasının sorumluluğu ağırlaştırılır.
Fakat bütün bunların sonunda insanın üzerinde taşıdığı şey değişmez. Çünkü
ahlâkî hakikat, dikkatimizin yönüyle değişmez.
Bir kötülüğü başka bir kötülüğün yanında küçük
göstermek, onu iyiliğe dönüştürmez. Başkasının çamurunu göstermek, kendi
gömleğimizdeki lekeyi silmez. Hatta bazen tam tersine, insanın sürekli
başkasının kirinden söz etmesi, kendi gömleğinde de bir şeyler bulunduğunu daha
görünür hâle getirir. Belki de bu yüzden insanın zaman zaman başkalarına
bakmayı bırakıp kendisine dönmesi gerekir. Çünkü insanın gerçek temizliği,
çevresinde kendisinden daha kirli birini bulmasıyla başlamaz. Elini kendi
gömleğinin üzerine koyup, oradaki lekeyi inkâr etmemesiyle başlar.
Ve belki o zaman, sokakta karşılaştığı insanın
gömleğine çamur atmak yerine, kendi gömleğini yıkamak için eve dönmenin daha
onurlu bir yol olduğunu hatırlar.
.png)
Yorumlar
Yorum Gönder