Beşeriyetten İnsaniyete: Teklifin İnşa Ettiği Yol!
“Bir kimse bir adamın kabrinin yanından geçerken: ‘Keşke onun yerinde yatan ben olsaydım!’ deyinceye kadar kıyamet kopmaz.” (Buhârî, Tecrîd-i Sarîh, 2123)
Teklife tâlip olmak, insanın anlam boyutlu bir hayat yaşayabilmesinin en temel gayesidir. Zira insan, kelâm ilminde ifade edildiği üzere, mükellef bir varlık olarak yaratılmıştır. Onun varlık sahnesine çıkışı tesadüfî değil; bilakis teklif, imtihan ve mesuliyet üçgeninde şekillenen ilâhî bir hikmete mebnidir. Bu sebeple insan, ancak kendisine yöneltilen ilâhî hitaba cevap verdiği ölçüde hakiki mahiyetini idrak edebilir.
İnsan, bu gayenin sevkiyle rüçhaniyet kesb eder; en aşağı mertebelerden en şerefli makamlara doğru kanat açarak yükselir. Nitekim teklif, insana yalnızca bir sorumluluk yüklemez; aynı zamanda onun kemale doğru seyrinin de imkânını hazırlar. Bu sebeple mükellefiyet, insan için bir ağırlık değil; bilakis onun ontolojik yükselişinin kapısını aralayan bir lütuftur. Tıpkı üveykler gibi, binbir kanatla ötelere doğru durmadan atılır insan. Hz. Peygamber’in gösterdiği ve her bir adımını önümüzden giderek ayak izleriyle bize bahşettiği o yolda, pervaneler misali ışığa doğru çırpınmak, insanın en ulvî hedefi olmalıdır.
Böyle bir idrak ile insan, beşer gömleğinin dar sınırlarından sıyrılarak varlığın daha derin boyutlarına yönelir. Somut olandan soyut olana, faniden Bâkiye, mümkin olandan Samed olanın kapısına doğru bir yöneliş başlar. Bu yöneliş, insanın ubudiyetini idrak etmesiyle kemale erer. Çünkü kul olmak, insanın zilleti değil; bilakis en yüce haysiyetidir. İnsan, ubudiyet şuurunu kazandıkça beşeriyetin kaba kayıtlarından sıyrılır ve insaniyetin hakiki ufkuna doğru yol alır.
Fakat bunun aksi bir durumda; yani hayat, Peygamberâne bir metotla tanzim edilmez ve ukbâ boyutlu bir istikamet üzere yaşanmazsa, hadis-i şerifte tasvir edilen hazin manzara ortaya çıkar. İnsan öyle bir noktaya gelir ki, hayatın ağırlığı ve anlamsızlığı karşısında kabri bir kurtuluş gibi görmeye başlar. Böyle bir hâl, aslında yalnızca bireysel bir yorgunluğu değil; insanın kendi varlık gayesini kaybetmesini ifade eder.
Bu vakıa her ne kadar günümüz insanının ruh hâlini tasvir ediyor gibi görünse de, bizim bu hadis-i şeriften almamız gereken mesaj farklıdır. Nitekim irfan abidesi Nasreddin Hoca’nın hikmetli anlatımlarında sezilen mana ile söyleyecek olursak, kıyameti yalnızca kozmik bir yıkım olarak değil, aynı zamanda insanın kendi hakikatini yitirmesi olarak da okumak mümkündür. Öyleyse yapılması gereken şey, henüz hayattayken bir “kendilik muhasebesi” gerçekleştirmektir. Kabre girmeyi temenni eden bir bezginlik yerine, kabir üstünde yapılacak amellere talip olan diri bir şuur ve gayret inşa edilmelidir.
Zira teklif devam ettiği sürece umut da devam etmektedir. İnsan nefes aldığı müddetçe imtihan sürmekte, imtihan sürdükçe de kemale yürüyüş imkânı açık kalmaktadır. Bu sebeple mümin için hayat, bir bıkkınlık sahası değil; kulluğun idrak edildiği bir imkân alanıdır.
Evet, ancak böyle bir idrâk ve şuur ile insan gerçek insaniyeti iktiza edebilir ve beşeriyetin dar geometrisinden sıyrılabilir. Aksi takdirde insan, varlık mertebesi bakımından aşağıların aşağısına yuvarlanma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Rabbimiz bizleri teklifin hikmetini kavrayan, ubudiyetin şerefini idrak eden ve hayatını bu şuur ile tanzim eden kullarından eylesin. Yaşamayı da yaşatmayı da hakkıyla anlayanlardan kılsın.

Teşekkür ediyorum
YanıtlaSilDeğerli yorumunuz için teşekkür ederim.
SilUbudiyet, teslimiyet, çekilen vuslat, Rabbim bizlerede nasip etsin, eline ve yireğine sağlık.
YanıtlaSilDeğerli yorumunuz için teşekkür ederim.
Sil