Kayıtlar

2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Hakka Kötürüm Olmak II; "Sıdk ve Kizb Arasında Kaybolan Hakikat"

Resim
  “İnsanları kandırmak, onları kandırıldıklarına inandırmaktan çok daha kolaydır.” — Mark Twain Gerçek, ne olursa olsun, aslı üzere ifade edilmediğinde artık hakikat olmaktan çıkar ve yalana inkılâp eder. Nitekim İslâm düşüncesinde kizb kavramı, sözün vakıaya mutabık olmamasını ifade eder. Bunun mukabili olan sıdk ise sözün hakikate uygunluğunu ve gerçeğin olduğu hâliyle dile getirilmesini ifade eder. Dilimizde doğruluk olarak karşılık bulan bu kavram, yalnızca bir ahlâk ilkesi değil, aynı zamanda ontolojik bir duruşun adıdır. Mukaddes kitabımız Kur’ân’da doğruluk kavramının sıkça zikredilmesi bu sebepledir. Birçok yerde geçen “eğer sadık iseniz” hitabı, insanın söz ile hakikat arasındaki bağını test eden bir ölçü gibidir. Zira sıdk yalnızca dilin doğruluğu değildir; niyetin, bilginin ve fiilin de hakikatle uyum içinde olmasını gerektirir. Bu bakımdan doğruluk, insanın iç dünyası ile dış dünyası arasındaki ahengin adıdır. İslâm düşüncesinde insanın yeryüzündeki konumu hi...

Bilgi-Amel İlişkisinde Sorumluluk!

Resim
“Bildiği hâlde yapmamak” meselesi, ahlâkî bir zaafın ötesinde, kelâmî açıdan ontolojik ve normatif bir kırılmaya işaret eder. Zira İslâm düşüncesinde bilgi (ilm), salt zihnî bir tasavvur değil; mükellefiyet doğuran bir idraktir. Bilginin hakikat değeri, onun amel ile tahakkuk etmesine bağlıdır. Bu sebeple “bilmek”, yalnızca bir şey hakkında tasavvur sahibi olmak değil; o bilginin gerektirdiği istikameti benimsemek ve tatbik etmektir. Zamanın kendisi doğru ile eğri arasında hüküm vermez. Doğru (hak) ile bâtıl arasındaki temyiz, beşerî tecrübenin akışına değil, ilâhî vaz‘a dayanır. Kelâm geleneğinde değerlerin kaynağı ya ilâhî hitap (emir–nehiy) ya da o hitabın aklen idrak edilebilir hikmetidir. Dolayısıyla insan, doğru veya eğri oluşunu tarihsel süreçlere yahut çoğunluk kanaatine göre değil; ilâhî ölçüye (mîzân) göre tayin eder. Bu mîzân, yalnız normatif bir düzen değil, aynı zamanda ontolojik bir nizama tekabül eder. Bu noktada bilgi–amel irtibatı zarurî hâle gelir. Zira bilgi, sor...

Kendi İçine İnmek!

Resim
Bilmek, ancak “kendini bilmek” ile kayıtlıdır. Zira insan kendisini bilmezse, hakikatte hiçbir şeyi bilemez. Bilmek, “ne” olanı “ben” ile ilmiklemektir. Nesne, özneyle temas ettiği ölçüde anlam kazanır. Bu nedenle kişi, o “ben”i inşa etmeden “ne-olan”ı hakkıyla kavrayamaz. Çünkü “ne-olan”, ancak “ben”deki karşılığı nispetinde yankı bulur. Bu itibarla “ben” kıymetlidir. Nitekim tasavvuf geleneğinde de ifade edildiği üzere: “Kendini bilen Rabbini bilir.” Peki, kendi içine inmek ne anlama gelir? Bu mülâhazalar eşliğinde denilebilir ki insan, kendi içine inmeli; belki İmam Gazâlî gibi. O, sahip olduğu bilgilerin ardından kendisini ciddi bir soruşturmaya tâbi tutmuş, her bir malumatını içsel bir mihenge vurmuştur. Hakikate ulaşma yolunda epistemik bir arınma yaşamıştır. İşte söz konusu karikatürde benim gördüğüm de budur: İnsan, kendi derinliğine doğru cesur bir yolculuğa çıkmalıdır. O kuyuya inmeli; inmeli ki kıvamı yakalasın. Bir başka ifadeyle, Yunus Emre’nin dediği gibi:  ...

Güvenlik Mimarisi ve Mümin III; "Toplum Olmak Adına"

Resim
Toplum dediğimiz yapı, yalnızca insanların bir arada bulunmasından ibaret değildir. Aynı mekânı paylaşmak cemiyet olmak için kâfi gelmez. Zira cemiyet, güven üzerine bina edilir; güvenin olmadığı yerde kalabalık vardır ama topluluk yoktur. İnsan yığınları, ancak aralarındaki emniyet duygusu sayesinde anlamlı bir birlikteliğe dönüşebilir. Kelâm açısından bakıldığında bu durum tesadüfî değildir. Zira insan, mükellef bir varlık olarak yaratılmıştır. Teklif, yalnızca bireyin Allah ile olan ilişkisini değil, aynı zamanda insanın insanla olan bağını da tanzim eder. Mütekellimîn, teklifin hikmetini açıklarken insanın maslahat üzere yaşaması ilkesini merkeze alır. Maslahat ise ancak güven zemininde gerçekleşir. Canın, malın ve ırzın korunması gibi zaruriyyât-ı hamse, güvenin toplumsal mimarisini teşkil eden temel sütunlardır. Bu bağlamda Resûlullah’ın (s.a.v.) “Mümin, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir” hadisi, ahlâkî bir öğütten ziyade kelâmî bir çerçeve sunar. Çünkü bura...

Kıymet, Hakikat ve Sadakat Üzerine Tefekkür I; "Kurdu Çakala Boğdurmak"

Resim
Bilinir ki cevher, yere düşmekle kıymetten sakıt olmaz; zâtı itibariyle değerinden hiçbir şey kaybetmez. Ne var ki insanlar meselenin çoğu zaman yalnızca ontolojik boyutuna odaklanır. “Kişi değerliyse düşse de kalkar” denir. Oysa burada gözden kaçırılan esas nokta, kıymetin yalnızca sabit bir vasıf değil, aynı zamanda teklifî bir sorumluluk doğurduğudur. Zira hakikatin bilinmesi yetmez; ona karşı ahlâkî bir tavır alınması gerekir. Evet, insan hata eder; bu, beşeriyetin tabiî neticesidir. Ancak kelâm geleneğinde hata ile hüccetin terk edilmesi birbirinden ayrılır. Birincisi mazeret kapsamına girebilirken, ikincisi doğrudan sorumluluğu ağırlaştırır. Mesele yalnızca düşmek değil, düşenin kıymetinin bilinip bilinmemesidir. İçimizden bizi hakka davet eden bir topluluğun bulunması, sıradan bir sosyal olgu değil; ilâhî ikazın ve hüccetullahın ikamesinin  tezahürüdür. Emr bi’l-ma‘rûf ve nehy ani’l-münker vazifesiyle ortaya çıkan bu insanlar, sadece nasihat eden bireyler değil; toplums...

Kayıp!

Resim
  "Kaybetmek" bir farkındalık meselesi aslen. Bir şeyin yokluğunun -duruma göre görünmemesinin de denebilir-   ayırdına varmaktır. Şunu kastediyorum; insan eğer kaybettiğini fark etmişse, kaybetmiştir. Şayet böyle bir farkındalık yaşamıyorsa kaybetmiş diyemeyiz. Çünkü bu durum kaybetmek ifadesi ile doldurulamayacak kadar derin bir "boşluktur". Cehalet kelimesi bu vakıa için örnek olarak verilebilir. Nitekim cehalet yeri ve zamanı geldiğinde bilgi ile eyleyememektir aslında. Bu yüzdendir ki o toplumun belki de en bilgini olan Amr b. Hişâm, işbu vaziyeti ile sonradan Ebû Cehil künyesini almıştır. Bilgisiz olduğu için değil, yanlış şeyleri ilmiklediği için. Zira insan ne'ler ile diğer ne-olanlar arasında kurduğu o örgülerle yani "ilmiklerle" bilgisini kurar. Nihayetinde dillerin en güzeli Türkçemiz de bilgi kelimesi "il-" kökü ile kayıtlıdır.   Yani örmek, ilmek ilmek işlemekle anlatılmaktadır. İnsan ne(i)s(e)nelerden dolayımla bir zih...