Varlığın Mimârisi Üzerine: "Kayıp ve İdrak"
Genç bir balık, yaşlı bir balığa yaklaşır ve sorar:
— Herkes "deniz"den bahsediyor. Ben de onu bulmak
istiyorum. Fakat nereye gitsem denizi göremiyorum.
Yaşlı balık tebessüm ederek cevap verir:
— Evlat, aradığın şey zaten içinde bulunduğun şeydir. Sen
denizi göremiyorsun; çünkü denizin içindesin.
İnsan da çoğu zaman böyledir. İçinde yaşadığı varlığı
göremez. Sürekli temas ettiği hakikat, zamanla fark edilmeyen bir zemine
dönüşür. Ancak o zeminden mahrum kaldığında, daha önce sessizce kendisini
kuşatan şeyin aslında hayatının en temel hakikati olduğunu idrak etmeye başlar.
Kaybetmek, bir şeyin önceden varlığına bir delildir. Zira
ancak mevcut olan bir şey kaybedilebilir. Daha önce mevcudiyet sahnesinde
bulunan bir varlık, artık bizim için zevale konu olmuştur. Bu durum mutlak bir
hiçlik değil, izâfî bir yokluğun (adem-i izâfî) tecrübe edilmesidir. Dahası,
yokluğun nasıl konu edinilebildiği sorusu bizi varlık düşüncesinin daha derin
katmanlarına taşır.
İlk bakışta kaybetmek, yoklukla ilişkilendirilen bir
fiildir. Oysa hakikatte kayıp, yokluğu üretmez; daha önce mevcut olan bir
varlığın artık hazır bulunmayışını haber verir. Bu sebeple her kayıp, önce
varlığı, ardından o varlığın bizdeki zevalini gösterir. İnsan, kaybettiği şey
üzerinden aslında onun gerçekten var olduğunu yeniden fark eder.
Belki de insan hiçbir şeyi sahip olduğu zaman kadar değil,
kaybettiği zaman tanır. Çünkü varlık, zamanla insanda bir ünsiyet meydana
getirir; ünsiyet ise idrakin önüne çekilen görünmez bir hicaptır. Sürekli
görülen şey görünmez hâle gelir. Sürekli duyulan ses işitilmez olur. Sürekli
hissedilen nimet ise sıradanlaşır. İnsan, çoğu zaman nimetleri tüketir; fakat
onları temaşa edemez.
Kayıp ise bu ünsiyet perdesini yırtar. Elimizdeyken sessiz
kalan nice nimet, elimizden çıktıktan sonra konuşmaya başlar. Sağlık
hastalıkla, gençlik ihtiyarlıkla, zaman ise geriye dönülemeyeceğinin fark
edilmesiyle dile gelir. Böylece kayıp, yokluğu göstermeden önce varlığı görünür
kılar.
Aslında insan, kaybettiği şeyi değil; onunla birlikte kendi
eksilen tarafını arar. Çünkü her kayıp, dışarıdaki bir varlığın kaybından önce
içerideki bir nispetin kopuşudur. İnsan bazen eşyayı değil, eşyanın kendi
varlığında inşa ettiği anlamı kaybeder. Acı veren şey yalnızca yokluk değildir;
insanın anlam dünyasında meydana gelen kırılmadır.
Kelâm ilmi açısından bakıldığında bu durum daha da dikkat
çekici bir hâl alır. Zira kelâmcılar ademi müstakil bir varlık olarak değil,
varlığın nefyedilmesi şeklinde ele almışlardır. Bu sebeple insanın yaşadığı
kayıp, yokluğu elde etmek değil; mevcut olan bir şeyin artık kendisiyle olan
nispetinin kesilmesine şahit olmaktır. İnsan yokluğu doğrudan tecrübe edemez;
tecrübe ettiği şey, var olanın artık mevcut olmayışıdır. Dolayısıyla kayıp,
yokluğun değil; varlığın tecrübesidir.
Bu noktada kelâm literatüründeki adem-i mutlak ile adem-i
izâfî ayrımı meseleyi daha berrak hâle getirir. İnsanın "kaybettim"
dediği hiçbir hadise, adem-i mutlak değildir. Çünkü mutlak yokluk insan
tecrübesinin konusu olamaz. Kayıp ise bir varlığın bütünüyle silinmesi değil;
onun bizimle olan ilişkisinin sona ermesidir. Bir annenin vefatı, bir dostun
ayrılığı yahut gençliğin geride kalması... Bunların hiçbiri geçmişteki varlığı
ortadan kaldırmaz. Ortadan kalkan şey, o varlığın bizimle kurduğu canlı
irtibattır. Dolayısıyla kaybettiğimiz şey, varlığın kendisi değil; varlığın
bizimle olan nispetidir.
İşte bu sebeple ayrılık, ölüm ve yitiriş yalnızca hüzün
veren hadiseler değildir. Onlar aynı zamanda varlığın mahiyetine dair en derin
soruları sorduran duraklardır. Çünkü sahip olmak çoğu zaman düşünmeyi
durdururken, kaybetmek insanı düşünmeye mecbur eder. Sahip olunan şey
tüketilir; kaybedilen şey ise uzun uzun tefekkür edilir. Belki de bu yüzden
insan, en büyük metafizik sorularını en büyük kayıplarının ardından sormuştur.
İbn Sînâ'nın ifadesiyle varlık, mahiyete eklenen sıradan bir
nitelik değildir; hakikatin tahakkukudur. Mâtürîdî ise insanı, varlık üzerinde
nazar ve tefekkür etmekle mükellef görür. Gazzâlî, alışkanlığın kalbi
köreltebildiğini ve tefekkürün bu perdeyi kaldırdığını hatırlatır. Mevlânâ ise
insanın çoğu zaman içinde bulunduğu hakikati göremediğini, onu ancak ondan
uzaklaştığında aramaya başladığını sezdirir. Aynı hakikate farklı yollardan
işaret eden bu isimler, insanın varlığı çoğu zaman doğrudan değil; eksilişi
üzerinden idrak ettiğini gösterir.
Öyleyse şu soruyu sormak gerekir: Bizi hakikate yaklaştıran
şey sürekli sahip olmak mıdır; yoksa kayıplarımızın içimizdeki bekâ arzusunu
uyandırması mı?
Nihayetinde fânî olanı kaybetmek, bâkî olana yönelişin ilk
adımıdır. Çünkü insan, geçicinin elinden kayıp gittiğini gördükçe kalıcı olanı
aramaya başlar. Faniliğin en büyük öğretmeni yine faniliğin kendisidir.
Belki de kaybetmek, varlığın zıddı değildir; varlığın insana yeniden öğretilmesidir. Zira insan sahip olduklarını çoğu zaman tüketir; fakat kaybettiklerini düşünür. Düşünmek ise varlığa yeniden bakmanın ilk adımıdır. Bu sebeple bazı kayıplar yalnızca eksiltmez; insanı hakikate yaklaştırır. Çünkü bazı hakikatler ancak yokluğun gölgesinde görünür ve bazı varlıklar ancak kaybedildikten sonra gerçek ağırlıklarıyla hissedilir.
.png)
Yorumlar
Yorum Gönder