İnsanın Konum Arayışı: “Bir Varlık Muhasebesi”

Nerede Duruyoruz?

Çetin bir soru bu.

Baştan ifade edelim: Buradaki "durmak" ile kastettiğimiz şey beklemek değildir. Bilakis, bulunmak, konumlanmak ve varoluş içindeki yerimizi tespit etmektir. Daha açık bir ifadeyle sorumuz şudur:

Yapıp ettiklerimizle, esfel-i sâfilîn ile eşref-i mahlûkât arasında nerede duruyoruz?

İnsan, dünyaya gelişiyle birlikte bir yolculuğa başlar. Bir yerden gelir ve bir yere doğru yönelir. Bu iki menzil arasında kendisine bir konum seçer; hatta çoğu zaman o konumu kendi elleriyle inşa eder. İşte insanlık tarihinin en kadim sorularından biri de bu "ara"ya dairdir. Bu sebeple sorumuzu yeniden gündeme getiriyoruz: Nerede duruyoruz?

Söylenen her sözün dahi bir karşılığı olduğu, insanın en küçük ifadelerinden bile hesaba çekileceği bir ilâhî düzende; eylemlerimizin muhasebesiz kalacağını nasıl düşünebiliriz? Daha da tehlikelisi, ötelerin mahkemesini hiç umursamadan yaşamayı nasıl normalleştirebiliriz?

"Neden yaşıyoruz?" sorusu; ırkı, dili, rengi ve coğrafyası ne olursa olsun bütün insanların ortak meselesidir. Bu soruya çoğu zaman "Nereden geldik?" ve "Nereye gidiyoruz?" soruları eşlik eder. Başlangıcı ve sonu araştıran bu sorgulama, insanın gerçek anlamda insan olabilmesinin ön şartlarından biridir.

Fakat bu arayışın bir başlangıç noktası vardır: İnsan önce bulunduğu yeri anlamaya çalışır; konumunu belirler, ardından yerleştiği zeminden çevresine doğru açılır. Merkez ne kadar sağlam olursa, ufuk da o kadar genişler. Çünkü insanın dünyayı kavrayışı, büyük ölçüde kendisini kavrayışıyla doğru orantılıdır.

İçinde yaşadığımız çağ, insana birçok imkân sunuyor; fakat aynı zamanda onu kendisinden uzaklaştırıyor. Gün boyu sayısız haber, görüntü ve düşünce arasında dolaşıyor; fakat kendi hakikatine uğramaya fırsat bulamıyor. Sürekli konuşan, paylaşan ve tüketen insan, çoğu zaman susup kendisine bakmayı ihmal ediyor. Belki de bu yüzden hiç olmadığı kadar kalabalıkların içinde, fakat hiç olmadığı kadar kendi varlığından habersiz bir hâlde yaşıyoruz.

Şunu bilmeliyiz ki bahanemiz olmayacak. Bilsek de bilmesek de, farkında olsak da olmasak da bir muhakemeye tâbi tutulacağız. Tam da bu noktada sorumuz yeniden karşımıza çıkıyor: Nerede duruyor?

Bu soruyu ancak bilenler, daha doğrusu bildiğinin yükünü hissedenler sorabilir. Belki de gün içerisinde defalarca, sahâbevârî bir hassasiyetle bu soruyu önümüze koymalı; kendimizi, sözlerimizi ve eylemlerimizi onun ışığında yeniden değerlendirmeliyiz.

Zira insanın hakikatten uzaklaşması çoğu zaman yanlış cevaplar vermesiyle değil, doğru soruları sormayı bırakmasıyla başlar. Her gün biraz daha dünyaya yerleşirken, ahirete ne kadar yaklaştığımızı unutabiliriz. Her gün biraz daha başkalarını tanırken, kendimize yabancılaşabiliriz.

Bu yüzden mesele yalnızca nereden geldiğimiz veya nereye gittiğimiz değildir. Asıl mesele, bugün ve burada, bu an itibarıyla hangi tarafta durduğumuzdur.

Çünkü bir gün yol bitecek, mazeretler susacak ve insan yalnızca yaptıklarıyla değil, yapabilecekleri hâlde yapmadıklarıyla da yüzleşecektir.

O vakit cevap vermek zorunda kalacağımız soru ise en baştan beri ifade ettiğimiz o cümle olacaktır:

Nerede duruyordun?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Olmak ve Kalmak Bağlamında İnsanın Kendilik Sorgusu; Muhakeme

Hidayet; -Sahâbîden örnekle bir kavram okuması

Tövbe; İnsan Olabilmekte Anahtar Kavram