Kayıtlar

Şubat, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Bilgi-Amel İlişkisinde Sorumluluk!

Resim
“Bildiği hâlde yapmamak” meselesi, ahlâkî bir zaafın ötesinde, kelâmî açıdan ontolojik ve normatif bir kırılmaya işaret eder. Zira İslâm düşüncesinde bilgi (ilm), salt zihnî bir tasavvur değil; mükellefiyet doğuran bir idraktir. Bilginin hakikat değeri, onun amel ile tahakkuk etmesine bağlıdır. Bu sebeple “bilmek”, yalnızca bir şey hakkında tasavvur sahibi olmak değil; o bilginin gerektirdiği istikameti benimsemek ve tatbik etmektir. Zamanın kendisi doğru ile eğri arasında hüküm vermez. Doğru (hak) ile bâtıl arasındaki temyiz, beşerî tecrübenin akışına değil, ilâhî vaz‘a dayanır. Kelâm geleneğinde değerlerin kaynağı ya ilâhî hitap (emir–nehiy) ya da o hitabın aklen idrak edilebilir hikmetidir. Dolayısıyla insan, doğru veya eğri oluşunu tarihsel süreçlere yahut çoğunluk kanaatine göre değil; ilâhî ölçüye (mîzân) göre tayin eder. Bu mîzân, yalnız normatif bir düzen değil, aynı zamanda ontolojik bir nizama tekabül eder. Bu noktada bilgi–amel irtibatı zarurî hâle gelir. Zira bilgi, sor...

Kendi İçine İnmek!

Resim
Bilmek, ancak “kendini bilmek” ile kayıtlıdır. Zira insan kendisini bilmezse, hakikatte hiçbir şeyi bilemez. Bilmek, “ne” olanı “ben” ile ilmiklemektir. Nesne, özneyle temas ettiği ölçüde anlam kazanır. Bu nedenle kişi, o “ben”i inşa etmeden “ne-olan”ı hakkıyla kavrayamaz. Çünkü “ne-olan”, ancak “ben”deki karşılığı nispetinde yankı bulur. Bu itibarla “ben” kıymetlidir. Nitekim tasavvuf geleneğinde de ifade edildiği üzere: “Kendini bilen Rabbini bilir.” Peki, kendi içine inmek ne anlama gelir? Bu mülâhazalar eşliğinde denilebilir ki insan, kendi içine inmeli; belki İmam Gazâlî gibi. O, sahip olduğu bilgilerin ardından kendisini ciddi bir soruşturmaya tâbi tutmuş, her bir malumatını içsel bir mihenge vurmuştur. Hakikate ulaşma yolunda epistemik bir arınma yaşamıştır. İşte söz konusu karikatürde benim gördüğüm de budur: İnsan, kendi derinliğine doğru cesur bir yolculuğa çıkmalıdır. O kuyuya inmeli; inmeli ki kıvamı yakalasın. Bir başka ifadeyle, Yunus Emre’nin dediği gibi:  ...

Güvenlik Mimarisi ve Mümin III; "Toplum Olmak Adına"

Resim
Toplum dediğimiz yapı, yalnızca insanların bir arada bulunmasından ibaret değildir. Aynı mekânı paylaşmak cemiyet olmak için kâfi gelmez. Zira cemiyet, güven üzerine bina edilir; güvenin olmadığı yerde kalabalık vardır ama topluluk yoktur. İnsan yığınları, ancak aralarındaki emniyet duygusu sayesinde anlamlı bir birlikteliğe dönüşebilir. Kelâm açısından bakıldığında bu durum tesadüfî değildir. Zira insan, mükellef bir varlık olarak yaratılmıştır. Teklif, yalnızca bireyin Allah ile olan ilişkisini değil, aynı zamanda insanın insanla olan bağını da tanzim eder. Mütekellimîn, teklifin hikmetini açıklarken insanın maslahat üzere yaşaması ilkesini merkeze alır. Maslahat ise ancak güven zemininde gerçekleşir. Canın, malın ve ırzın korunması gibi zaruriyyât-ı hamse, güvenin toplumsal mimarisini teşkil eden temel sütunlardır. Bu bağlamda Resûlullah’ın (s.a.v.) “Mümin, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir” hadisi, ahlâkî bir öğütten ziyade kelâmî bir çerçeve sunar. Çünkü bura...